Ana içeriğe atla

HÜZÜNLE BAZI GÜNLER’de DOLAŞIRKEN


Özcan Karabulut’un 1990’da yayımlanan ikinci öykü kitabı Hüzünle Bazı Günler, 12 Eylül sonrasında ve 80’li yıllar boyunca yazılmış öyküleri bir araya getiriyor.

“80 sonbaharının izdüşümünün” atmosferiyle okuru sarmalayan bu öyküler, artık arkadaşların kenti boşalttığı, geride kalanların itirazlarını saklayıp ihbarcılarını izlediği, duygu ve düşüncelerini içlerine bastırıp kendilerine isyan ettikleri günleri anlatıyor. Bu günler, hesaplaşmaların gölgesinde geçen, pişmanlıkların, parçalanmışlıkların izlerinin sürüldüğü; sokağa çıkma yasaklarından, tutuklanmalardan, ölümlerden, kayıplardan çıkıp gelmiş insanların yaralarını sarmaya çalıştıkları, işkencelerin izlerini silmeye uğraştıkları, yanılgı ya da yenilmişlik duygularıyla başa çıkmaya gayret ettikleri yıkım günleridir.   
Böylesi günlerde birlikte mücadele etmiş, yan yana durmuş yol arkadaşlarının yaprak dökümü misali savruluşları, değişen yaşamları, kaybolan umutlarını yeniden başka yaşam biçimlerinde ya da mücadele alanlarında bulma çabaları, duru, akıcı, lirik bir anlatımla ortaya konuyor.

Süregelen politik hareketliliğin kesilmesinin ardından, sokaklarda, caddelerde, meydanlarda kendi kimliğini kazanmış eylem sürecinin yön değiştirmesi, politik öznelerin sessizliğe, hesaplaşmaya ya da kaçışa sürüklenmesi sonuçlarının yaşandığı bir dönemde yazılmış bu öyküler, dil ve anlatım itibarıyla söz konusu dönemi bir anlamda kayıt altına alan, sürece içeriden ve samimi gözle bakan, her satırında sorgulamanın varlığının hissedildiği öyküler olarak karşımızdadırlar. Öykülerin geneli için söylenebilecek ilk belirgin özellik olan bu durum, edebiyatın toplumsal yaşam içerisinde yer alan insandan uzaklaşamayacağı düşüncesinden hareket edersek, denebilir ki yazarın da “mırıldandığının”, okura “işte bunlar yaşandı” demek isteyişinin göstergesi olmaktadır.

Diğer yandan öyküler, her birinde vurgulandığı gibi, kente, kent yaşamına tanıklık etmektedirler. Yazarın “şehir” yerine “kent” kavramını özellikle vurgulayışı ve bütün öykülerde kente ait mekânları dillendirişi boşuna değildir: Hareket, eylem, muhalif olma, örgütlenme, direniş, karşı koyma ve mücadelenin ana rahmidir kent ve bunlarla şehirden ayrılır, uzaklaşır, başkalaşır. Toplumsal hareketlerin bilinçli ve örgütlü bireylerce ortaya çıkarılmasına imkân veren ve onlara zemin hazırlayan mekândır. Bununla birlikte, 12 Eylül’ün devamında, onun etkilerine maruz kalmış ve kalmakta olan öykü kişileri, kendilerine ifade alanı olarak çoğunlukla “dışarıyı”, kente ait yerleri, kenti fon alırlar çünkü söz konusu dönemin insanları, eylemlerini yurtların, üniversitelerin, parkların, kampüs ve kantinlerin, kahvehane, kaldırım ve barikatların, Akün Sineması’nın, Zafer Çarşısı’nın, Ankara’nın, yani kentin kimi siluetlerinin tam ortasına taşımış, devinim ve dönüşümü genele, topluma yaymayı amaçlamışlardır. Bu bakımdan, denebilir ki hemen bütün öykülerin karakteristik bir diğer özelliği, dışarıda, dışta yer alan olaylar ve durumların anlatılmış olmasıdır. Öykülerin yüzü çevrenden merkeze, eksenden odağa dönük değildir; tersine bir yön belirlemişlerdir. Evet, ortalık durulmuştur ancak anlatıcı ya da öykü kişileri, henüz ev içlerine bel bağlamış, içeriye dönmüş, ailelerden ya da akrabalardan medet ummaya başlamış değillerdir; sokak, çağrısını kent insanına yineler ve varlığını, anıları canlı tutarak, geçmiş zamanın tortularını havalandırarak yeniden duyumsatır.

Öykülerin bir diğer özelliği de, şimdilerde oldukça sık karşılaştığımız, ancak 80’li yıllara gelinceye değin pek kullanılmamış bir teknikle, bağlam(a)lı öyküler biçiminde kaleme alınmış olmalarıdır. Her bir öykü tek başına okunabileceği gibi, süreğen olaylar dizgesi biçiminde de ele alınıp okunabilmektedirler. Öykülerin ortak bir tema altında birleştirilmiş olmaları ise, kitabı neredeyse bir roman bütünlüğü içerisinde değerlendirmeye olanak tanımakta; her bir öykü bu varsayımsal romanın bir bölümü gibi de algılanabilmektedir. Bu durumun bütünlüklü bir yapı ortaya çıkarma amacıyla ilişkili olarak yazarın bile isteye seçtiği bir yol, bilinçli olarak verdiği bir karar olduğu elbette ki ortadadır, ancak vurgulanması gereken, bu amacın oldukça deneysel bir yanı olduğudur. Bu da kitabı özel kılan nedenlerden bir diğeri.


Özcan Karabulut’un öykü evreninde izlenimci, lirik bir dille örülü, geri dönüşlerle bezeli, dolayısıyla da parçalı bir kurgunun benimsendiği öykülerle yüz yüzeyiz. Yazarın biçemi, gerçekliğin doğasına müdahale etmeyen, somut olaylarla soyut durumlar arasındaki sınırda yaratılmış bir dili kurup sunmakta kendini gösteriyor. Toplumsal olayların bireysel yansımalarının, gelgitli ruh hallerinin betimlemeleri içine ustalıkla yerleştirilmiş olduğu öyküler, duygusal değil ama duygulu bir anlatım zeminini esas alarak baştan sona tutarlılığını koruyan bir biçemle aktarılıyor. Hüznün, dönemin çıkışsız, şaşkın, hayata yeniden tutunmaya çalışan insanlarını tanımlamak, hele de bu kitaptaki öykülerin anlatmak istediği yaşamların profilini çizmek için uygun olduğu, dönemin ruhunu da ifade ettiği bir gerçek. Ancak, hüzünle birlikte öykülerde o güzel günlere duyulan özlemin de yansıtıldığını söylemek mümkün çünkü özlem, geçmişin ölüsü yerine, geleceğin umudunu taşır içinde, tıpkı şu cümlelerde olduğu gibi:

“Senin kasvetli yalnızlığın bir intihardı. Yaşarken bir ölümü, yalnızlık duygusuyla bir ölümü sürdürdün. Bu ölümü başkaları için de yaşadın. Şimdi sokağa çık ve akıp giden hayatın o eşsiz ezgisini dinle. Kendi hayatın ve başkalarının hayatları için zor olanı iste! Hemen şimdi, her şeyi, imkânsızı! Sevinçli gözlerle yalnızlığının kalabalıklaştığını göreceksin.” (s.35)


Zeynep Sönmez


Bu yazı, Deliler Teknesi dergisinin Temmuz-Ağustos 2013 tarihli 40. sayısında yayımlanmıştır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …