Ana içeriğe atla

Olivetti


Gelecek olsa çoktan gelirdi. Neredeyse akşam olmak üzereydi. Bu sıcak en çok akşama doğru dayanılmaz oluyordu. Öğleden sonra giderek artan bir baş ağrısı. Biraz gün ışığına çıksa geçer mi? Sandalyenin arkasına astığı çantasından aceleyle bir Novaljin bulup yuttu. Ağzının kenarından akan su boynuna inip serin bir iz bıraktı. Yazarkasanın altında kaç gündür biriktirdiği poşetlere gözü ilişti. Neredeyse bir hafta olmuştu. Tekrar saatine baktı. Evet, gelecek olsa çoktan gelirdi.
Kasaların çoğunda kimse yoktu. Bayram tatilinde şehir neredeyse boşalmışken hangi aklı evvel bir yapı marketine gidip alışveriş yapardı ki? Olivetti. İşe başladığı günlerde yazarkasanın üzerindeki bu metalik isim kalabalık bir İtalyan ailesini çağrıştırırdı ona. Şöyle filmlerdeki gibi upuzun sofralarda bağıra çağıra yemek yiyen, konuşup gülen, cıvıltılı bir aile. Kasanın off düğmesine basıp kapattıktan sonra döner bandın üstüne birkaç kez püskürttüğü deterjanı kâğıt rulosundan eline doladığı bir tomarla iyice sildi. Sigarasıyla çakmağını aldı, yan kasada oturan kıza seslendi.

“Sema ben sigaraya çıkıyorum.”

Kız kasadan geçirdiği irili ufaklı tornavidalardan kafasını kaldırmadan, “Tamam abla,” diye cevap verdi. “Zaten müşteri az, birazdan ben de gelirim.”

Dışarıda, hırdavat bölümünden tanıdığı iki adam plastik bardaklardan çay içiyorlardı. İsimlerini hatırlayamadı. Başıyla selam verip uzakta bir yerde duvara sırtını verip durdu. Adamlardan uzun boylusu mavi beyaz kareli bir gömlek giymiş, kollarını dirseğine kadar kıvırmıştı. İsmet’in gömleğinin aynısı. Bıyıklı olanı ceplerini yoklayıp sigara paketini buldu, boşalmış olduğunu fark ettiği paketi buruşturup attı ve gelip ondan sigara istedi. Bir şeyler söylemiş olmak için bayramda çalışmaktan dert yandı. Marketin girişindeki kafeteryada gün boyu açık olan radyo kanalında haberleri özetliyordu biri.

Yurdun çeşitli yerlerinde meydana gelen trafik kazalarında… 

Kareli gömleği olan arkadaşına anlatıyordu.

“Bu bayram da bir yere götüremedim bizimkini ama bak gördün mü her işte bir hayır vardır. Bayram sonrası her yer ucuzlar, hem yollar da tenha, daha iyi.”

Sigarasının külü gömleğinin koluna düşüp orada öylece kaldı. Adam fark etmedi.

Kendisi de bir sigara çıkarıp yaktı. Bir güneş parçası gelip önünde durduğu duvarı yaladı. Az yana kaydı. Acaba çocuk da bayram için bir yerlere gitmişti de ondan mı gelmiyordu kaç gündür? Gözleri güzeldi çocuğun. Elaydı galiba. Yeşille kahverengi arasında gidip geliyordu. En fazla on yedisinde olmalıydı. Konuşurken sanki insanın yüzüne değil de çok ötelerde bir yere bakıyordu. Bir ay önceydi ilk geldiğinde. Hatırlıyordu, helisel kanallı punta matkap ucu almış, parasını ödedikten sonra, “Şunlardan alabilir miyim birkaç tane,” diye sormuştu.

Jumbo poşetlerden. Öyle diyorlardı en büyük boy poşetlere. Seksene yüz yirmi santim. Yöneticileri “İdareli kullanın,” demişti, “çabuk bitiyor bunlar.”

“Alabilirsiniz bir tane,” demişti o da. “Fazla veremem, sınırlı sayıda geliyor.”

Utanmıştı çocuk. Katladığı poşeti koltuğunun altına sıkıştırıp acele acele uzaklaşmıştı.

Radyo hava durumunu veriyordu.

Sıcaklık yurdun iç ve doğu bölgelerinde mevsim normalleri civarında, kuzey ve batı kesimlerinde mevsim normalleri üzerinde seyredecek.

Daha sigarasını bitirmeden Sema elinde sigara paketi ve kola kutusuyla kapıdan çıktı. Saçları beline kadar uzundu. Göğüsleri büyüktü ama inadına üzerine yapışan giysilerden hoşlanırdı. Eğer son dakikada nişanı atmış olmasa geçen yıl evlenecek, onların oturdukları semtte oturacaktı. Durmadan kola içerdi. Nedenini soranlara, “Yemekler kokuyor, yiyemiyorum,” derdi. Oysa asıl derdi kolayla midesini şişirip ince kalmaktı. Sema onun tedirgin olduğunu görünce, “Merak etme,” dedi. “Şu yeni başlayan kız üç numaraya oturdu. Zaten içerisi neredeyse boş.”

O da duvara sırtını yaslayıp elindeki paketten bir sigara çekti. Az ötedeki adamların yanına gitti, ateş istedi. Bir iki laf edip kıkırdadı, konuşurken elinin tersiyle mavi beyaz gömleklinin kolundaki külü silkeledi, sonra geri döndü.

“Bende de vardı,” dedi.

“Ne vardı?” diye sordu kız, yüzündeki yayılmış gülümseme henüz kaybolmadan. Cebinden çıkardığı çakmağı gösterdi.

“İsteseydin ya, bende ateş vardı.”

“Sıcak,” dedi karşıki cevap olarak. “Çok sıcak. Bari bu kadar nem olmasaydı.” Elindeki çakmağı cebine geri koymadan bir sigara daha yaktı.  Başıyla adamları işaret etti.

“Hırdavat’tan değil mi bunlar?”

Sema başını salladı.

“Yakışıklı olanı seramikten. Allah için hoş adam değil mi?”

“Bilmem,” dedi dalgın dalgın. “İsmet’in gömleğinden giymiş.”

“Şu senin çocuk,” dedi Sema durduk yerde. “Kaç gündür gelmiyor artık.”

Şaşırdı. Titrek, kararsız hareketlerle sigarasını ağzına götürüp hızlı hızlı birkaç nefes çekti. Yüzü kızarmıştı.

“Hangi çocuk?”

“Canım anlasana işte, arada bir gelip de Jumbo poşetlerden isteyen. Ufacık bir şey alıyor, çıkarken üç dört tane de poşet istiyor yanında. Benden paparayı yiyince hep senin kasaya gelmeye başladı. Senin yüzün yumuşak tabii. Ne yapacaksa o kadar poşeti.”

Geçen hafta merak edip sormuştu.

“Ne yapıyorsunuz bu kadar büyük poşetleri?”

Gülmüştü çocuk.

“Biriktiriyorum,” demişti. “Anneannemin evini taşıyacağız yakında. İnsan ne çok şeyi doldurur bunların içine. Yatağımın altında saklıyorum hepsini.”

O günden sonra belki kalmaz diye kasanın altındaki dolapta birkaç tane saklar olmuştu. Keşke ismini de sorsaydı çocuğun. Saçma. Ne önemi var ki? Düşünmemeye çalışıyordu. Ama kasadaki o koca poşetler içine dünyayı sığdırmak ister gibi ağzını her açışında ister istemez aklına geliyordu çocuk. Konuyu değiştirmek istedi.

“Biliyor musun,” dedi. “Ben küçük bir kızken hep bir marketin kasasında oturmak isterdim. O bandın üstünden kayan, tamamına asla sahip olamayacağın onca şeye tek tek dokunmak çok eğlenceli olmalı, diye düşünürdüm.”

Sema elindeki izmariti kola kutusuna attı. Kutudan bir cızırtı duyuldu. “İyi ya işte, dedi. “Tam yerine düşmüşsün. Ne şanslısın.”

Elindeki kutuyu ortasından sıkıp çöp kutusuna fırlattı. Arkada radyonun sesi daha kuvvetli duyuluyordu. 

Meteoroloji, Akdeniz bölgesinin doğusunda kalan iller için kuvvetli yağış uyarısında bulundu. Hayır, böyle değil, diye cevapladı. Burası gibi değil.

Az sonra ahmakıslatan dedikleri cinsten ince bir yağmur başladı. Adamlardan biri içeri kaçarken öteki, “Durur,” dedi. “Yaz yağmurundan kaçmak olmaz şimdi.”

Gerçekten de çok geçmeden durdu yağmur. Belli belirsiz ıslanan yerler sıcağın etkisiyle hemen kuruyuverdi.

“Oranın havası da aynen böyle,” diye anlatmıştı dün akşam İsmet.

“Bir bakmışsın yapış yapış nemli bir sıcak, sonra aniden gök yarılmış gibi bir yağmur patlayıp rahatlatıyor havayı.”

Sofrayı toplarken söylemişti, “tayinim çıkabilir,” diye. “Eleman açığı varmış, müdür ağzımı yokladı bugün. Rahat edersiniz, hem hayat da ucuz, yer içer bir de üstüne arttırırsınız, dedi. Bir zamanlar bir yakını göçmüş oraya. Üç sene içinde ev sahibi olmuşlar, bir de üstüne araba.”

Elindeki tabakları her zamanki gibi deterjanla köpük köpük ettiği sıcak suya sokarken, “Ama kimseyi tanımıyoruz ki, ne yaparız biz oralarda?” diye sormuştu.

“Hem benim işim ne olacak?”

Tek elini kırlaşmaya başlamış şakağına dayayıp gülmüştü İsmet.

“Aptal olma,” demişti. “Burda kimin var sanki? İnsan istedikten sonra her yere alışır. İşten de ayrılırsın. Zaten verdikleri üç kuruş.

Rakıya attığı buzlar ince bir sis olup bardağına yayılırken sesini yumuşatmıştı.

“Hem ikimiz için de yeni bir başlangıç iyi olmaz mı?"

Ne kadar sıkıntılı bir hava. Açacak mı yağacak mı belli değil. Hem nereden çıktı durduk yerde bu tayin meselesi, diye düşündü.

“Hadi artık girelim,” dedi. “İkimiz birden ortadan yok olmayalım şimdi, belki laf ederler.”
Beriki omuz silkti. Birlikte içeriye yürüdüler.

“Bir keresinde merak edip sordum çocuğa,” dedi Sema.

“Ne işe yarıyor bu kadar çok poşet?” dedim. “Annesi kışlıkları kaldırırken bunları kullanıyormuş. Saçma değil mi? Çeşit çeşit hurç varken.”

Cevap vermedi. Öteki kendi kendine cık cıkladı.

“Tuhaf biriydi anlayacağın. Acaba adı neydi?”

“Olivetti”, kelimesi döküldü dudaklarından. Ancak kendisinin duyabileceği kadar. Kasadaki sandalyesine oturmadan önce çocuk için ayırdığı poşetleri alıp çantasına koydu. Sema oturduğu yerden seslendi.

“Hayrola abla, sen de mi?”

“ Yok, ondan değil,” dedi. “İsmet’in tayini çıktı da. Taşınırken lazım olur diye…”


Neslihan Önderoğlu

Öykü daha önce İzafi dergisinde yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…