Ana içeriğe atla

Şiir Erotik

Umberto Eco, uzun anlatıların açıkça pornografik olduklarını öne sürer. Sözgelimi Üç Silahşörler, öyledir ona göre. Bana kalırsa, bu tür pornografik yapıtlarla kurulacak bir liste epey uzun olacaktır, hatta, bu liste bugüne dek birer başyapıt olarak görülen yapıtları da içine alacaktır. Bizim edebiyatımızda da böylece pek çok çalışma girecektir bu listeye. Üstelik, yalnızca uzun, hacimli anlatılar değil, pek çok öykü de açıkça pornografik olarak nitelenebilecektir. Ama, öncelikle “uzun anlatı” dediğimiz şeyin yapıtın hacmiyle ilişkili olmadığını tespit etmemiz gerekiyor. Zira, bir romanı onun sayfa sayısı uzun yapmaz. Sözgelimi Faulkner’ın Ses ve Öfke’si bir uzun yapıt sayılmaz. Döşeğimde Ölürken adlı romanı da öyle. Hele Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’si, o devasa ciltlerine bakılmamalı, “uzun” değildir. Yapıtı uzun yapan şey, yazarın tutumudur bana göre.

On sekizinci yüzyılın büyüleyici Xavier de Maistre’ı, oturup bir seyahat romanı yazmak ister. Ancak ne seyahat etmeye, ne de böyle bir seyahati uzun uzun anlatmaya niyeti vardır. Yine de ortaya o müthiş Odamda Seyahat çıkar. Kitap öyle büyük bir şaşkınlıkla karşılanır ki, Maistre, yarattığı çılgınlığı ikinci bir deneyle sürdürmeye karar verir ve Odamda Gece Seferi’ni yazar. Zira, “Okurlarımın, seyahatlerimden etkilendiklerini gördüm, bu nedenle çıktığım gece gezilerini de yazmaya karar verdim,” der. Ancak, adı üstünde, gerçekte –ne yazık ki zaman zaman gerçeklere dönmek zorunda kalıyoruz ne bir seyahat, ne de bir gece seferi vardır. Maistre, bir “seyahat olasılığı”na, bir gece seferi imgesine işaret etmiştir yalnızca. Peki, bir seyahat söz konusu olmadığına göre, bu romanlar ne anlatmaktadır? Kuşkusuz, romanın ille “bir şey” anlatmasını bekleyenler için sonuç hayal kırıklığıdır, çünkü zaten topu topu altmışar sayfa olan bu sözümona romanlar hiçbir şey anlatmaz. Hele serlevhalarında taşıdıkları o şatafatlı “seyahat”, “sefer” sözcükleri yok mu, tam bir şarlatanlıktır.

Oysa, Odamda Seyahat ve Odamda Gece Seferi, on sekizinci yüzyılın ortalarından on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar yaşamış olağanüstü bir yazarın ışıldayan yapıtları olmakla “anlatmak” hastalığına karşı geliştirilmiş birer antibiyotiktirler. Seyahatin bir arzu, seyahatnamenin de bu arzunun uzun, bıktırıcı bir dökümü olduğunu gösterirler bize. Ama bununla da kalmazlar elbet; kayıp kıtaları keşfeden şatafatlı adamların, boş gidip dolu dönen pahalı gemilerin, ceplerinde her vakit bizi şaşırtacak nesnelerle dolaşan seyyahların, fatihlerin, görkemli komutanların devrinin sona erdiğini de anlatıverirler. Büyük kahramanların portrelerini de yeniden çizmiş olurlar. Doğal olarak, kahramanlık hikâyelerinin de sonunda birer anlatı olduğu ortadadır. Üstelik, komutanlarla müthiş askerlerin, hükümdarlarla elde kılıç savaş meydanlarını inletenlerin, gemileriyle dünyanın çevresini bilmem kaç kez dolaşanların anlatıları, bugün biraz daha iyi biliyoruz, Maistre’ın anlatısından hiç de daha gerçek değildir ve aslına bakılırsa, bu usta yazarın anlatıları, bütün bu saydıklarım karşısında daha katışıksızdır ve hiç değilse içlerinde ruhumuzu taşırlar.

Laurence Sterne’in efsanevi Tristram Shandy’si de kısa bir anlatı olmakla anlatmak hastalığından böylece kurtulmuştur. Çünkü “bir türlü başlayamayan” hikâyeyi anlatmayı, ya da ortaya çıkarmayı, Sterne, bize bırakmıştır.

Peki, öyleyse bütün bu yapıtlar neden pornografik olmuyorlar? Eco, pornografik romanın işleyişini ortaya koyabilmek için günlük dilden, yani iletişimi sağlayan aktif dilden bir örnek verir: Sizi arayan bir arkadaşınıza, tamam, on dakika sonra oradayım, dediniz. Ve telefonu kapattınız. Öyleyse bu bir cümlenin içinde aslında pekalâ söylenebilecek başka şeyler de olmalıdır. Sözgelimi, hazırlanacağınızı, belki saçlarınızı tarayacağınızı, bir şeyler atıştıracağınızı, kırmızı ayakkabılarınızı giyeceğinizi, atkınızı da mutlaka yanınıza alacağınızı da söyleyebilirdiniz. Ama söylemediniz. Çünkü, esas olarak bütün bunları söylemeye kalktığınızda, doğrusu buna ömrünüzün yetip yetmeyeceği bilinemez. Yine de, aslında salt “on dakika sonra oradayım,” demekle bütün bunları da zaten söylemiş olursunuz. Bu yalnızca yazınsal metinleri anlamamızı sağlayan bir veri değildir kuşkusuz, iletişimin bir gereği, hatta yapısıdır. Yapıtın anlatımını pornografik yapan şey, bir cümleyi, bir paragrafı kurarken, oluşturmaya çalıştığımız imajın, ya da hareketin bütün aşamalarını bir bir sayıp dökmemiz olacaktır böylece. Bu her şeyiyle erotizme aykırıdır.


Octavio Paz, Çifte Alev[1] başlıklı harika denemesinde, aşkın, erotizmin, bütün yönleriyle cinselliğin, cinsellik tarihinin göstergelerini ortaya koyar, kendi yaratıcı yorumlarıyla birlikte bir “sevgi çözümlemesi” sunar okuyucusuna. Bunu yaparken, bu has edebiyatçı, elbette, “erotik yapıt” konusuna da başka bir yerden bakar. Ama, öyle sanıyorum ki, Tomris Uyar’ın dilinden okuduğumuz bu kitabın erotizm ve aşk; hayatın çifte alevi, diyerek düşüncelerini adeta mermere kazır Paz kimi yargıları üzerinde biraz daha dikkatle durulması gerekiyor. Çünkü erotizmin anlatım teknikleriyle nasıl açıklanabileceği konusunda Paz yön gösteriyor, ama açıklamaya girişmiyor.

Şöyle diyor sözgelimi: “Şiir, tıpkı erotizmin üremeyi ayraca alması gibi iletişimi ayraca alır.” (s. 15)

Bu anlamda erotizm, düşünsel bir süreçtir elbette. Sevişmenin imgesi, başlıbaşına bir sevişme düşüncesidir. Maistre’ın seyahati gibi, salt bir seyahat arzusu, seyahatin kentlerde, kırlarda değil de bir odada, daha doğrusu iç’te yapılmışıdır. Maistre’ın odası, bizim kişisel evrenimizdir. Orada varolur, orada düşüncelerimizle, hazzımızla baş başa kalır ve ne yapıyorsak aslında orada yaparız. Bu, günlük yaşamımız konusunda da böyledir kuşkusuz; asıl sözümüzü yalnız kaldığımız bu yerde söyler, oynayacağımız kartlara burada karar veririz. İşte erotizm, buraya özgü bir biçimdir. Ona “sevişme hazırlığı” yakıştırması da yapamayız doğrusu; böyle bir şey erotizmi, Paz’ın deyimiyle üremeyi ayraca alan şeyi yadsımak olurdu.

Kuşkusuz, tüm yazınsal biçimler için tanım zorunluluklarının karşısında olmakla, “erotik şiir”, “erotik roman”, “erotik öykü” sözleri geçtiğinde öyleyse ne anlıyoruz? Bir şiir erotizmden, sevişmeden ya da seksten söz açtığında ona ille “erotik şiir” mi denmelidir? Hayır, zaten şiir istediği her şeyden söz açabilir ve bir öykü de ne isterse onu anlatabilir. Şiiri, öyküyü erotik yapan, onun anlatma hastalığından kurtulabilmiş olmasıdır. Çağdaş şiirde, öyküde, romanda bugün oluşan dil, yoğun, bakışımlı, okura boşluklar bırakan çağdaş yazınsal dil, erotizmin dilidir. Yazarın, şairin “sevişme”ler anlatması bize olsa olsa sanatçının ele aldığı konular hakkında fikir verir.

Ama temel olarak şiir zaten teknik bakımdan erotiktir ve Paz, “iletişimi ayraca alan” şiirle erotizm arasındaki yakınlaşmayı tespit etmekle bana göre çok önemli bir iş yapmıştır.


Faruk Duman


Yazarın “Adasız Deniz (Ve Aperitifler – Defterden Notlar)” kitabından alınmıştır.  



[1] Octavio Paz, Çifte Alev, Çev: Tomris Uyar, Okuyan us Yayın, 2002.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …