Ana içeriğe atla

Ayrıntının Ayrıntısı


Ayrıntı
Bir dükkân. Antikacı. Nişantaşı, Emlâk Caddesinde. Vitrinlerden biri (3.00 x 1.30 m.) caddeye bakıyor. Vitrindeki nesneler: bir Beykoz gülabdan, bir Sevr tabak (taklit), bir kaplumbağa kabuğu işlemeli kutu. Kapağı kapalı. (Küçük bir mücevher kutusu olabilir.) Bir eski yazı levha. Kimin kaleminden çıktığı belli değil. İmzasız. Yazı tâlik. Bir gümüş kahve ibriği. Üzerindeki kabartmalar: ev ve servi.
İçeri girildiğinde, oldukça dar bir dükkân. Derinlik: yaklaşık 3.5 m. En: yaklaşık, 4.5 m. Duvarlarda vitrinler var. Vitrinlerde çeşitli nesneler. Çin, Osmanlı, Japon, Fransız kaynaklı ya da taklit. Vazolar, tabaklar (geç dönem bir İznik tabak dikkati çekiyor), bakır, gümüş tepsiler, tahta oyma kutular. Duvarda iki kavukluk. Birkaç hat. Birkaç resim. Bir görünüm. Bir cami kapısı. Bir deniz görünümü. Sonra birkaç gravür, eski İstanbul ve Osmanlı kadın-erkek giysilerini yansıtan.
Bir köşede oturan, içeri girildiğinde handiyse görülemeyecek kadar küçük bir genç kız. 1.60 boy. Sıska. Esmer. Gür kaşlı. Giyimi özensiz.
Kapı açılırken zil çalıyor.
İçeri 1.70-1.75 boylarında genç bir erkek giriyor.
Kız yerinden kalkmasa, içeri giren onu göremeyecek.
- Buyrun, diyor kız.
- Buranın patronu nerde? diye soruyor içeri giren. (Buranın sahibinin bu kız olamayacağını ilk bakışta anlamış.)
- Ne yapacaksınız? Bir isteğiniz varsa bana söyleyin, diyor kız.
Korkulu. Girenin, böyle bir dükkânın olağan müşterilerinden olmadığını ve dükkâna giriş nedeninin bir antika satın almak olmadığını anlamış.
- Bir emriniz varsa...
- Patronu göster bana!
Genç adam buyruk verir gibi konuşuyor. Sesi çok genç. Hemen hemen çocuksu. Bu buyrukçu ton, bu sese yakışmıyor.
Kız,
- Patron burada yok, diyor.
- Nerde? diyor genç adam.
- Mersin’de, diyor kız.
- Burayı kim açıp kapıyor? diyor genç adam.
Çevresine bakınıyor. Tabaklar, çanaklar, kutular, eski yazılar, resimler. Yaşamında ilk kez görüyor sanki bu tür eşyayı. Nerde olduğunu anlamamış bir bakış var gözlerinde.
- Ben, diyor kız.
Karşısındakinin kendinden daha genç olduğunu gördü, ama gene de korkusu sürüyor.
- Öyleyse yarın açmayacaksın dükkânı, diyor genç adam.
- Niçin? diyor genç kız.
- Örgütün buyruğu, diyor genç adam.
Kız sormuyor, hangi örgütün? Niçin?
Korkuyor.
- Peki, diyor.
- Kimseye de bir şey söylemeyeceksin, diyor genç adam.
Kız,
Peki, diyor.
Genç adam çıkarken, tam kapının eşiğinde duralıyor.
- Ne satıyorsunuz burada? diye soruyor.
Genç kız, geniş bir el devinimiyle, tüm dükkânı gösteriyor (korkusu artık geçti):
- Bunları.
- Kim alıyor bunları? diyor genç adam.
- Koleksiyoncular, meraklılar, zenginler, diyor kız.
- Tamam, diyor genç adam, yarın dükkânı açmayacaksın. Tamam mı?
- Tamam, diyor kız.

Ferit Edgü
 
"Kendilerini ‘devrimci’ olarak tanımlayan örgüt üyelerinin bir eylemi sonucu 14 Şubat 1980 Perşembe günü, İstanbul’un birçok semtinde dükkânlar kepenk açmadı.
Yazar, bu eylemi 101 değişik metinde dile getirerek bir yazmak eylemi’nde bulundu."
Edgü, önsözde şöyle diyor: “101 metin yazdım. 1001 metin de yazabilirdim. Ama, okuyucuya, bir olayın, birden çok yazım olanağının olduğunu göstermeye sanırım bu kadarı yeter.
Bu alıştırma ya da deneme, gerçekliğin sayısız anlatım yolları olduğunu belgelemeyi amaçlıyor.”
Aşağıdaki 11 kısa metin, Yazmak Eylemi'ndeki “AYRINTI” adlı öykü ele alınarak yazıldı. 101 veya 1001 değişik biçimde de yazılabilirdi. Bu denemeler, öykü gerçekliğinin sayısız alımlama biçimi olduğunu ve metnin okurun zihninde sayısız kez yazıldığını belgelemeyi amaçlıyor.

“AYRINTI” ÜZERİNE ÇEŞİTLEMELER

I - UMURSUZ
- Abla, Servet Ağabey’i arıyorsan, dükkân kapalı! Bugün açmayacak.
- İyi de, saat vermişti, emanetim vardı.
- Bak hepimiz kapattık. Sen iyisi mi yarın gel.
- Hay aksi! Üstelik acildi.

II - TAKINTILI
- Abla, Servet Ağabey’i arıyorsan, dükkân kapalı! Bugün açmayacak.
- İyi de, saat vermişti, emanetim vardı.
- Bak hepimiz kapattık. Sen iyisi mi yarın gel.
- Hay aksi! Üstelik acildi.
 
III - KAYGI
Dün gelen bir genç, “patron nerede, burayı kim açıp kapıyor?” diye sorunca, “Mersin’de. Buraya ben bakıyorum” demiş kız. Servet Ağabey'in bu sabah geleceğini biliyormuş. “Yarın açmayacaksın dükkânı,” diye buyurmuş genç adam, “kimseye de bir şey söylemeyeceksin.” Servet Ağabey, sen erkenden gel, aç dükkânı! Kız yetişmiş de anlatmış neyse ki. Kapattılar hemen. Gittiler.

IV - KORKUDAN
Servet Ağabey, sen erkenden gel, aç dükkânı! Bîhaber tabii. Uzun zaman beklemiş; gelen giden biri olur da, esnafın nerede olduğunu öğrenirim diye. Kızcağız korkusundan gelemedi zahir. Biz anlattık Servet Ağabey'e. Gene de kapatmadı dükkânı.

V - BETERDİR
Dün, bizden çıktı, Servet Ağabey’in dükkânına girdi anarşist. Gördüm. Kızın yüzü kireç gibiydi o giderken. Sordum, “Servet Ağabey ne zaman geliyor Gül?” diye. “Yarın sabah” demez mi! Konuştuk, akşam kapattık kepenkleri. Bu sabah da erkenden burada olacaktı Gül. Yetişememiş zavallı. Servet Ağabey, sen erkenden gel, aç dükkânı! Çekmiş vurmuşlar.

VI - BABA
- Aman evlâdım, tutun, zaptedin kızcağızı! N’oldu ki böyle sinir krizi geçiriyor yavrum?
- Dükkân sahibini vurmuşlar Hanım Teyze. Bu kız da onun yanında çalışıyordu.

VII - İFLAH
- Genç adam! Bırak elindeki silahı bakayım. Böyle olmaz. Otur. Konuşalım.
- Örgütün emri beybaba. Ya kapatıp gidersin ya da seni vururum!
- Ne örgütü?
Kapının önüne doğru, parkasının yakasını yüzünü kapatacak biçimde kaldırmış, siyah gözlüklü bir adam yaklaşıyor.
- Ne işin var senin burada?
- Beybaba söz dinlememiş de.
- Çık çabuk oradan!
Servet Bey, silahını indirip uslu bir çocuk gibi söz dinleyen gence hayretten büyümüş gözlerle bakıyor. Genç, işaret parmağını tehditkâr biçimde sallıyor ve çıkıyor. 
- Yürü! Düş önüme Dilâver. Ne istiyorsun yaşlı başlı adamdan?
- Hiç. Biraz korkutmak istedim.
- Birinizi bile bugün buralarda görmeyeceğim demedim mi? Senin gibilerle işimiz var. Yürü dedim!

VIII - KOMŞU
Merhaba teyzeciğim. Beni hatırladınız mı? Servet Ağabey’in yanında çalışıyorum, Gül... Yok, girmeyeyim, sağ olun. Ona ulaşamıyorum da... Evet ama yarın sabah geliyor. Bana kızının telefonunu bırakmıştı, sanırım arızalı. Başka numarası var mı sizin bildiğiniz? Hay aksi... Önemli değil. Yarın sabah onu görürseniz söyleyin, işe gitmesin. Onu arayacağım.

IX - KAPI ÖNÜ
- Hoş geldiniz Servet Bey. Nasıldı Mersin?
- İyiydi hanımefendi. Teşekkür ederim. Hoş buldum.
- Kızınız nasıl? Afiyettedir inşallah.
- İyi, eksik olmayın. Soranlara selâmı var.
- Sağ olun. Ah, neredeyse unutuyordum, yanınızda çalışan genç kız, dün akşam, geç vakit gelip sizi sordu. Bugün işe gitmeyecekmişsiniz. Sebebini sordum ama sizi arayacağını söyledi.
- Haberim var, evden önce işe uğradım, kendisiyle görüştüm. Çok teşekkür ederim.

X - ESKİ EŞYALAR GİBİ
Servet Bey Mersin’de çok kalmayacaktı. Gittiğinde başlayan ağrılarından, bir iki gün içinde daha fazla şikâyetçi oldu ve kızının ısrarlarına dayanamayıp doktora göründü. Tahlil sonuçları şaşırtıcıydı.

XI - OKUR
Servet Bey, Mersin’e, antika toplayıp satan eski bir dostunu ziyaret etmek için gitmişti. Antikacı dükkânına bakması için birini aradığını söylediği Hasan, Gül adında, “sıska, esmer, gür kaşlı” bir kızı ayarlamıştı ve yandaki manifaturacının sahibiydi.
Gül örgüttendi. Hasan’ın sözlüsüydü.
Dükkânı ziyaret eden genç adam, oyuncu olmak istiyordu ve o sabah, yeteneklerini deniyordu: bir antikacı dükkânına girip yaşlı sahibini korkutmak, tehditkâr biçimde sallanan işaret parmağı. (Elinde silah var mıydı gerçekten?) Kapıda onu bekleyen esrarengiz adam, okuldaki öğretmenlerinden biri olabilirdi.
Komşusu Refika Hanım, Servet Bey’e yıllardır âşıktı. Ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrendiği gün, ona evlenme teklif etti.
Ya da etmedi.

Zeynep Sönmez   

Öykü Teknesi dergisinde yayımlanmıştır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…