Ana içeriğe atla

Mecazlarla Süslü Bir Sohbet


İzmir aşığı şair Halim Yazıcı ile edebiyat dünyasına adım attığı zamanlardan bugüne küçük bir yolculuğa çıktık. Yazıcı’nın sempatik tavırları, özenle seçtiği cümleler ve şiire yüklediği anlamlarla, deniz kokulu Kordon esintisinde keyifli bir sohbete davetlisiniz…

Bergamalı bir şair Halim Yazıcı. İzmir’de yaşayan Yazıcı’nın, iktisat alanından edebiyat alanına keskin geçişiyle İzmir, yerel bir değer daha kazandı. 1978’de Dönemeç dergisinin bir süre sahipliğini ve sorumlu yönetmenliğini yaptıktan sonra; Küçücük, Körfez, Akropol, Yamaç, Ünlem dergilerinin kurucuları arasında yer alan Yazıcı’nın ilk şiir ve inceleme yazıları da Dönemeç, Türkiye Yazıları, Küçücük, Sanat Edebiyat 81 ve Kocatepe’de yayımlandı. Halim Yazıcı’nın sözcükleriyle hayata, şiire ve edebiyata dair bir söyleşi yapıyoruz.


Sevra Su Tatlıoğlu


Edebiyat dünyasına giriş süreciniz nasıl gelişti?

Edebiyatın bir dünyası var mı, bilmiyorum… Ben bu dünyanın neresindeyim onu da bilmiyorum; yani, böyle ayrı bir gezegen, ayrı bir dünya varsa içinde miyim, dışında mıyım? Ama ben şeyi hatırlıyorum; ilkokul dördüncü sınıftaydım, bir bayan öğretmenim vardı (Leman Hanım), ona bir şiir yazdım. Şiiri sevdiren insan da o bana. Daha sonra öğrencilik hayatımda, ortaokul ve lise hayatımda hep edebiyat derslerine meraklıydım, seviyordum yazmayı. Anılarımı yazıyordum; işte “bugün düştüm, kalktım, arkamdaki kızın saçlarına dokundum, o benim omzuma dokundu…” falan böyle gizli gizli günlükler tutuyordum. Bu günlükleri tutarken yazmayı sevdiğimi fark ettim. Küçük küçük öyküler yazıyordum, günlükler tutuyordum. Böyle gelişti işte bir şekilde…

İktisat bölümünden mezun olduktan sonra mesleğinizi yaptınız mı peki?

Maalesef yaptım, ama yaşamak zorundaydım başka seçeneğim yoktu.

Bu durum paralel mi gitti, hem şairlik hem de mesleğinizi yapmanız?

Şöyle diyelim; üniversite yıllarındayken -tabii bizim dönemimizde Türkiye’de bir kaos vardı, 70’li yılların sonu 80’li yılların başı- ülkenin durumundan etkileniyorsunuz. Okuyorsunuz, yazıyorsunuz. Ama ben mezun olduktan sonra on beş yıl bankacılık yaptım. Sonra birdenbire yaptığım işi sevmediğimi fark ettim. (Gülüyor) Bende jeton bir on yıl kadar geç düştü. Ani bir kararla istifa ettim. O zaman Denizli’de çalışıyordum, Denizli Belediyesi’nde Kültür Müdürü olarak göreve başladım. Bu arada öğrencilik yıllarımdayken İzmir’de Dönemeç dergisi yayımlanıyordu; Muzaffer İzgü, Hidayet Karakuş, Hüseyin Yurttaş, Ali Rıza Ertan gibi isimlerin olduğu bir edebiyat dergisiydi. İlk şiirlerimi Dönemeç dergisinde ve Ankara’daki Yarın dergisinde yayımladım. Yani, İktisat okuyorum ya da bankacılık yapıyorum diye bu yazı-çizi işlerine ara vermedim, çünkü o kendi gidiyordu. Bir şey yapamazsınız ki, o gidiyor, sizin önünüzde gidiyor. Yani bankacılıkta evet çok yoruluyorsunuz, ortada para var ama insan yok. Ben insanı da yazarak keşfetmeye çalıştım. Ama bunu planlayarak, programlayarak değil kendiliğinden gelişen bir süreç olarak algılamak gerekiyor. Hayatımın her döneminde benim önümde gitti yazı-çizi işleri. Şirin dışında da bazı makalelerim dışında öyküye romana falan hiç bulaşmadım.

Şiir sizin için tek yani?

Yani… Şiir zor, deli işi... Akıllı insanın yapacağı bir iş değil şiir, ama ne yapalım bulaştık bir defa… O bana bulaştı, ben ona bulaştım. Bilmiyorum, gidiyoruz öyle biz, bir yastıkta kocayacağız herhalde...

Tam da onu soracaktım şimdi. Bir şair kimliğiniz var zaten, sadece bir meslek gibi bir şey değil sizin için. Peki, hayatınızın nasıl bir yerinde konumlandırırsınız şiiri?

Şu anda siz nefes alıyorsunuz değil mi? Benim için nefes almak gibi bir şey…  Kendinizi ifade etme biçimi. Mesela size söyleyemeyeceğim birçok şeyi oturup yazıyorum, o şiir oluyor çıkıyor. Herkesle paylaşamayacağınız birçok şeyi yazarsınız sizin olur o, sonra bırakırsınız herkesin olur. Kimi kendini dans ederek, kimi resmederek, kimi kavga ederek ifade eder, kimi sabah akşam her yerde olmayı çok sever öyle ifade eder; şiir de benim kendimi, hayatımı ifade etme biçimim. Ama bu planlı yaptığım bir şey değil… Gidiyor, kendiliğinden gidiyor işte.

Zaten birkaç istisnayı saymazsak edebiyat yapmak böyle bir şey değil mi?

Tabi… Ancak şu oluyor; mesela bir kitap hazırlıyorsunuz, önümüzdeki yıl şu kitabı toparlayayım diyorsunuz. Bir hedef verebiliyorsunuz kendinize sadece. Yani şimdi buradan çıkarız, dışarıda yolda yürürken yandan geçen bir kişi ya da bir canlı öyle bir enerji verir ki size, o enerji şiire dönüşür. Bunun bir zamanı, mekânı, alt ve üst sınırları yok; yani ilişki ve insan sınırı yok. Kendiliğinden dönüşüyor o. Benim şiirlerim de öyle oluşuyor genellikle, onu fark ettim.


Tema olarak gerçek hayatın içinden geçenleri mi döküyorsunuz şiirlerinize? Aslında toplumsal konular ve aşk çok merkezde şiirlerinizde ve soyutlamalarınız da dikkatimi çekti. Soyutlama şiirde bir tercih meselesidir. Bu tercihin nedenini de merak ediyorum.

Evet, aşk öyle… Çünkü aşk benim hayatımın merkezinde… Bir nedeni bir sonucu yok, öyle. Çünkü duyabileceğiniz en güzel duyguların yoğunluğu. Bu yoğunluk bir müziğe, kediye, insana, gemiye olabilir. Bir vapura olabilir; vapur gelirken arkasındaki tentenelere basan martıların ayak izlerine bile âşık olabilirsiniz. Dolayısıyla ben ne yaşıyorsam, görüyorsam, dokunuyorsam, hissediyorsam onun şiiri oluşuyor. Planladığım bir şeyin, planladığım bir hayatın şiiri oluşmuyor.

Bunu yaparken bir sanat kaygısı var mı içinizde?

Hayır, hiçbir kaygım yok. Umurumda değil, umurumda olan bir tek şey var. Şiirin kendi içersindeki dengesi, ahengi, müziği... Yani şiirin düzyazının dışında bir hali var. Kaygı denirse düzyazı tuzağına düşmemek, fazlalıkları tırpanlamak diyebiliriz. Bir heykeltıraş düşünün, büyük bir mermer blokla çalışacak. İşte dili de bir mermer blok olarak düşünün, biz de dilden fazlalıkları atıyoruz. Heykel sanatçısı nasıl mermeri yontuyor ve bir heykel çıkıyorsa, biz şairler de bu dil bloğunu yontarak şiiri yakalamaya çalışıyoruz.

Bu bir kısıtlama oluşturuyor mu sizde?

Hayır. Ama zaman zaman kızıyorum. Böyle rahat rahat konuşup anlatabileceğim bir şeyi niye ıkınıp sıkınıp yapıyorum diye ama o hale gelince de şiir olmaktan çıkıyor. Şiir de fazla sıkılmaya gelmez, rahat bırakacaksınız. Ama kendi içerisinde de gizli kuralları var, iç müzik gibi. O iç müziği atlarsanız olmaz. Şimdi bir örnek vereceğim ben size, az önce böyle sizi beklerken kendiliğinden bir şiir geldi. Şu balkona çıktım, iskeleye sağa sola bakıyorum. Bunları düz bir cümle olarak da oluşturabilirsiniz, ama ben bir dize olarak oluşturmak istedim. Boyoz yiyen çocuklar gördüm, Alsancak İskelesi’nin önünde, arkalarından da kediler dolaşıyordu. Ben de “bu dünyanın neresindeyim” diye düşünürken bir gelgit oldu kafamda. 

Sonra:
“Ben bir boyozun içindeyim
Alsancak iskelesinde,
Bütün kediler ise peşimde
Düşlerim de onların.
Oysa olağan bir akşamüstüydü.
Deniz yerinde, ben yerimde…”  gibi bir şey çıktı.

Şiiri de oluşturan aslında tek bir nüans, imge, müzik, ritim… Eğer bir şiiri okurken okuma güçlüğü çekiyorsanız ritim yok demektir. Ritim yoksa müzik de yoktur. Nasıl müziğin olmadığı bir dünya kabul edilemezse, müziğin olmadığı bir şiir de kabul edilemez.

Tam yeri gelmişken, müzikle -özellikle de cazla- ilgilendiğinizi biliyorum. Bu şiir ve müzik ikilisini aynı paydada nasıl birleştirdiniz?

Ben birleştirmedim, onlar geldiler beni birleştirdiler. Onlar beni kendi dünyalarına, içlerine aldılar. Çünkü bakın bazı müzisyenlere Leonard Cohen, Bob Dylan, Joan Baez gibi…

Hepsi de şair, yazar kimlikleri olan müzisyenler evet…

İşte demek ki lirikleri, şiirleri var. Blues’a bakın; zencilerin mahalle aralarında, kendi aralarında, plantasyonlarda, doklarda, pamuk tarlalarında söyledikleri kendi hikâyeleri, masalları, konuşmalarından oluşan bir müzik türü. Caz da öyle. Hayatınızı beyaz atların yelesine tutunup serbest bırakırsanız eğer ki nasıl bu özgürlüğü çoğaltıyorsa caz da öyle. Disipline alınamaz. Disipline aldığınız zaman bir şeyler eksik olur. Mesela stüdyoda caz müzisyenleri mutlu olmazlar, çünkü orada yalnızdırlar. Onlar daima iletişim halinde kalacakları, etkilenecekleri bir ortam isterler. İşte bu yüzden bir kitabımın adını “Aşk Caz’dır” koymuştum. Çünkü birbirini tamamlıyor bunlar, özgürlüğü tetikliyor kendi içerisinde.

İlk kitabınız 1982’de yayınlanmış. Hala şiir kitapları yazmaya devam ediyorsunuz. 1982’den 2014’e kadar kendinizde ne gibi farklılıklar hissettiniz? (Kişisel olarak da şiirsel olarak da olabilir.)

Çok güzel farklılıklar hissettim kendimde. O kadar çok farklılıklar var ki. Dönemler değişiyor, insan değişiyor her şey bir yana. Yani 80’de ya da 90’da yaşadığınız siz, siz değilsiniz. Çünkü o zaman yaşadığınız aşklarınız, insan sevgisi, hayvan sevgisi, dünya sevgisi, alt üst oluşlarınız başka şekilde oldu; şu an da başka şekilde oluyor. Son nefesinizi verinceye kadar da bu böyle devam edecek. 11-12 tane kitabım oldu. Şunu fark ettim ben; her kitap ayrı bir yaşadığım dönemin kitabı olmuş. Her kitapta ayrı bir dönemde ayrı bir insan yoğunluğu yaşamışım. Bir insana, bir döneme yoğunlaşmışım. Bunlar hep farklılıkları oluşturuyor. Daha doğrusu tabiri caiz ise, her yoğun yaşadığım aşkın bir kitabı olmuş.

Peki, sizce şiirin işlevsel bir yanı var mıdır?

Evet, bir işe yarıyor şiir. Mesela şu an şiir nedeniyle tanıştık, söyleşi yapıyoruz. Bu kadar basit aslında. Zaten yarayacaksa işe yarıyor, şiir zaten doğasında işlevsel.

Bir de ödüller konusu var. Birçok ödülünüz var, ben bu ödül alma konusunun biraz da psikolojik boyutunu merak ediyorum. Ne hissettiriyor ödül almak?

Şimdi tabii, çok genç yaşlardayken benim için çok önemliydi. Rüştünü ispat etmek, “başkaları da benim şiirimi onaylıyor, beğendi.” gibi… Ama daha sonra, olgunluk yaşında aldığım ödüller ise ağır sorumluluk vermeye başladı. Mesela Ceyhun Atuf Kansu ödülünü aldığımda 2013’te, 2011’de Ömer Asım Aksoy ödülünü aldığımda bu ödüller bana önemli bir sorumluluk getirdi. Bundan sonra yayınlayacağım kitaplarımda ben bunları aşmak zorundayım, en azından o şiirimi korumak durumundayım. Bana daha çok çalışma sorumluluğunu, enerjisini veriyor. Daha dikkatli, titiz, özgün olmalıyım…


Bir de ödüllerini aldığınız isimlerin sorumluluğu var tabii. Mesela Adnan Yücel ödülü…

Evet, Adana’da arkadaşları tarafından aldım ödülü. Adnan Yücel ile hiç tanışmadım ben, yaşıtız sanıyorum. Erken aramızdan ayrıldı. Öyle bir insanın verdiği sorumluluk var. O zaman biraz kendinize çekidüzen vermek zorundasınız, bir aynaya bakıp otokontrol içerisinde olmalısınız.

Toplumsal bir yan da katıyor sanırım. Bir de bence ödülü alan kişinin bakış açısı konusunda da ipucu verir, değil mi?

Tabii ki öyle... Bir de adının yanına adın yazılıyor. Yani bu önemli bir şey, sonradan fark ediyorsun bunu ama. Yoksa benim ödül alma gibi bir derdim yoktu. Bir deneyeyim bakalım, şiirlerime baksınlar, eleştirsinler diye gönderdim. Ama korkuyorum şimdilerde bir yere şiir göndermeye. Bir yandan da içimde yaramaz bir çocuk var, nasıl dizginlerim bilmiyorum artık, başı dertte…

Siz idari işlerle de meşguldünüz, belediyelerde müdürlükler yaptınız. Biraz daha içinde bulunmuşsunuz idari meselelerin…

Aslında Bergama’da Belediye Başkanlığına aday adayı oldum ama öyle olma niyetiyle de değildi. Bergamalıyım ben, arkadaşlarım çok ısrar edince kıramadım. O yüzden doğduğum, büyüdüğüm kente bir faydam olursa diye bulaştım. Ama maalesef günümüz politikası çok kirli ilişkilerle yürüyor, sevmedim, yürütemedim. Ben de “herkes kendi bildiği işi yapsın, ben yazmaya çizmeye devam edeyim” dedim.

İktidar-sanat ilişkisine girelim yeri gelmişken. İktidarın sanat dünyasına etkisi neler oluyor sizce?

Yani kısıtlıyorlar, özgür bıraksınlar. Sanatçıya olanak vermeleri lazım… Sanatçıların istediği mekânları, kültürel altyapıları sağlamaları gerek. Çünkü sanatçılar toplumun lokomotifleridirler, öncüleridirler. Önlerini açmaları gerekiyor. Eğer bir iktidar sanattan korkuyorsa yapmacık bir iktidardır. Sanatın her türünün önünün açılması gerek. Kültür Bakanlığı’nın bir “sanatı sevme ve sevdirme” politikası olmalı. Ama yapılmıyor, çünkü kendilerinden emin olmadıkları için korkuyorlar. Fazla özgürlüğün, kendi özgürlüklerini kısıtlayacağından korkuyorlar. Olanak verdikçe kendileri kazanacaklar aslında.


Halim Yazıcı, bu keyifli sohbetimizin ardından bir edebiyatseverin en çok hoşuna gidecek hediyeyi verdi. “Küçük Taşlar İklimi” ve “Avluda Kuş Sesleri” kitaplarını ismime sevgiyle imzaladı ve bana hediye etti. Böylelikle yeni bir şiir daha sevmemi, yeni bir kalemi daha tanımamı sağladı Yazıcı… Onu tanıyan, okuyan herkesin de bir adım fazladan şansı olacağına inanıyorum…



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…