Ana içeriğe atla

Öyküler Birbirine Dokunur


Toplumsal pek çok travmamız olmalı ya da taa ötelerden, baştan sakat kurduğumuz, malzemesinden çaldığımız bir temel üstüne oturuyor olmalıyız nicedir. Bir yerlerde bir şeyler yanlış kurulmadıysa, ruhunda yanık izleriyle bunca insan evleri, sokakları nasıl dolduruyor acaba?
Öyle olmasaydı, hangi akıl bunca faili meçhul değil, faili bellinin üstüne rahat bir uyku uyuyabilirdi ki?
Öyle olmasaydı, hangi akıl kadının gebeyken dışarı çıkmasını ayıpsar, günah bulurdu?
Kaç kadın tanıdım zıvanadan çıkmış, hepsinin arkasında hastalıklı erkekler. Erkeklerin arkasında köklere dek inmiş, çürümüş kokular. Yazık oluyor kadına da erkeğe de. Yazık oluyor insana. Zamana.
Bütün bunları Senem Dere’nin Yağmur Gölgesi adlı kitabındaki öyküleri okurken düşünüyorum. Sayfaların arasındaki kasabalarda, göl kıyısında gezerken, Nora’nın çıktığı meyhanede içerken, sarı lojman binalarından, nöbet kulübelerinden bakarken ya da bir gece yarısı hep sır olarak kalacağını sandığımız ölüleri taşırken ya da mavi kuşu kafesinde seyrederken bunlar aklıma geliyor.
Kitap sizi Göl Ninileri’yle karşılıyor, Göl size dört ninni fısıldıyor; Ayşe, Mehmet, Halil ve Göl’ün kendi hikâyesinin aktarıldığı dört ninni.
İlkin Ayşe başlıyor hikâyesini anlatmaya. Kesik kesik, kısa cümlelerle. Sevdiği Kemal’in gözünde bir görünüp bir kaybolan başka başka adamların bakışlarını, seslerini anlatıyor. Bir erkeğin içinde kaç farklı renkte erkek vardır? Hangi durumda hangi erkek çıkıyor ortaya. Yanı başında yatarken elinde bıçak, elinde balta nerede gizleniyor bu adamlar?
“Sen de kadın mısın” diyor, “Ne işe yararsın ki” diyor, “Kapa çeneni“ diyor, “Kaltak” diyor, diyor, diyordu. Bu topraklarda bu sözlerden birini dahi duymadan filmin sonuna gelen kadın var mı ola?
Sonunda Ayşe, ”Göle Kemal, Kemal’e göl işliyor.”
“Akıp gidemediği oyuğunda göl, ırmak olmayı, deniz olmayı, okyanus olmayı düşünüyordu. Çakıl taşlarını, rengârenk balıkları, mercanları, gemileri, denizkızlarını, kayıp hazineleri, kayalıkları merak ediyor; içinden kaynamayı, dışından köpürmeyi, ayaklanıp koşmayı, ormanlardan geçmeyi, dağlardan taşmayı istiyordu.”
Dalında Ormanı Sallayan Meşe, kitabın dördüncü öyküsü, “Önceden ormancı, bir de oğlu vardı sadece. Değnekli derdim oğlana. İnce uzun değneğini sürekli sağa sola vurur, solucanları ikiye ayırmaktan hoşlanırdı. Sonra o geldi. Getirdiler. Elinde eski, bitkin bir bavul; gözlerinde, başındaki pullu duvağa inat, bir sızı, bir ayaz, bir de suskunluk… Az ötedeki kulübede, birbirinden kopuk, birbirlerinden habersiz ama bir arada üç tuhaf gölgeydiler artık.”
Meşe “Bir başka orman bulacağım kendime, hiç görülmemiş bir orman” diyor düşlerinde. Meşe de Göl de Küçük Karabalık huzursuzluğunda. Göl denizin, Meşe hiç görülmemiş bir ormanın merakı içinde.
Suya Anlatılan Rüya, tenhada yaşanan, gece alınıp, sonra yine gecede kaybedilen, elinde çerçeveli son bakışların hikâyesini, üstüne ince bir örtü sererek anlatıyor. Aslında neredeyse bütün öyküler üzerine atılmış ince bir örtünün altında geçiyor. Artık okuyucu örtünün ne kadarını kaldırırsa.
Bütün hikâyeler en az iki kişiliktir, bir insan günden geceye dek kaç öykü yaşar, kaç öykü bir birine çarpar. Siz bir öyküyü bitirip yeni öyküye başladığınızı düşünürken bir de bakıyorsunuz ki, bir önceki öykü aslında bitmemiş ya da orada şöyle bir görünüp kaybolan birinin peşine takılıp onun öyküsüne geçivermişsiniz. Dere, kimi öyküleri halka halka kurmuş, aynı ilk kitabı Hülya Saat’te olduğu gibi. Belli ki, Dere söyleyip anlatmanın dışında, nasıl anlatacağı arayışını sürdürmekte. Bakış adlı öyküde yazar, her paragrafın son kelimesini bir sonraki paragrafın ilk kelimesi yaparak birbirine bağlamış.
Kitapta toplam on üç öykü var, üçer üçer gruplanmış, on üçüncü öykü yalnız kalmış diyeceksiniz ki, o da içinde başka başka öykülerle el ele tutuşuyor.
Öykülerin genelde kasabalarda geçmesinin yarattığı havadan mı, yoksa kurduğu atmosferden mi, bazı öykülerde sanki derinden gelen bir Hasan Ali Toptaş sesi duyuluyor.

Ayten Kaya Görgün

1 Ocak 2014 tarihli Sol Kitap'ta yayımlanmıştır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …