Ana içeriğe atla

Sona Doğru

  
Bir gün bitecek. Cavidan unutulmuş bir sigara gibi kendi kendini kül edecek. Sisle örtülen nehirler gibi güzelliği de endamı da görülmeyecek.

Önce saçlarını unutacak; kahverengi, lüle lüle saçlarını. Ardından kaşlarını anımsamayacak. Ortasından kıvrılan bir hilal gibi miydi yoksa ucuna doğru yükselen bir yay gibi miydi? Bunu anımsayamayacak.

Yüzü tepeden aşağı bir köpük gibi eriyecek ama mesele gülüşünü unutmakta ve sesini, kendine has sözcüklerini. Aslında bunları da unutmak an meselesi; kaşları çatık, üvey anne gibi kızgın bir anında dilenden dökülen sözleri işittiğinde… Asıl mesele duyulanı akılda tutmakta!

Mehmet ceketini çıkarıp, berber koltuğuna kuruluyor. Şimdi ayrılar mı yoksa hâlâ sevgililer mi onu bile anlamıyor?!

Tartışmaktan yoksun, beceriksiz bir kadın! Kendine mi güvenmiyor, duygularına mı? Kızdığı vakit dudakları tehditkar bir namlu, ayrılık an meselesi.
Koltuğun rahatlığı gerginliğini alır gibi oluyor. Kafasını geriye yatırıp elini çenesinin altındaki dikensi sakallara sürdü sonra başını çevirip, parmaklarını favorisinin üzerinde gezdirdi.

“Saç mı sakal mı?”

“Sakal tıraşı olacağım. Şu favorileri de incelt.”

“Olur abi.”

Genç berber tezcanlılıkla usturanın jiletini değiştirip, sıcak suyu hazırladı. Mehmet’in boynuna havluyu sarıp, çoğu müşterinin hangi ara köpürttüğünü anlamadığı sabunlu fırçayı yüzüne dairesel hareketlerle sürmeye başladı. 

Fırçanın sıcak kılları yüzünde gezinince Mehmet keyiflenip gözlerini kapattı. Yalnızca sakalları değil adeta bedeni de yumuşayıp mayışıyordu. Berberse onun bu hali karşısında masal anlatıcısı uykuya geçmiş bir çocuk gibi huzursuzluğa kapılıp, dudak büktü; çünkü Mehmet ile kapının önüne park ettiği güzel otomobili hakkında konuşmak istiyordu ama geçen her saniye adamı bir rüyaya kaptırıyordu.

Buna engel olmalıydı! Neden sonra eline usturayı alınca cesaretlenip;

“Abi şöyle biraz yukarı çıksanız…” diyerek kendini fark ettirdi.

Mehmet günler süren bir uykudan uyanır gibi gözlerini açtı. Kısa bir süre aynanın üzerinde asılı olan aktörün fotoğrafına baktıktan sonra kıpırdanıp kendini yukarı çekti.

“Favoriyi boydan da kısaltayım mı?”

“Hayır. Boyu iyi.”

Berber usturayı müşterisinin yüzüne değdirince sanki el alışkanlığıyla bir dil alışkanlığı edinmiş gibi sohbete girdi.

“Buralarda mı oturuyorsunuz?”      

“Sayılır, aşağı mahalledeyim.”

Sözü daha Chevrolet’ye getirmeden bir yanağı bitmişti bile. İşi ağırdan almaya başladı. Saç tıraşı yapıyor olsa sohbet kendiliğinden Chevrolet’ye gelirdi ama şimdi bu kısıtlı sürede içi içini yiyor, ne söyleyeceğini bilemiyordu ki; karşısındaki sanki sihirli bir aynaymış da Mehmet o aynadan düşüncelerini görebilmiş gibi;

“Sizin bu mahallede de çok dükkân var; park yeri bulmak sıkıntı.”

Berber sevgi dolu sözler duysa bu kadar sevinmezdi. Gözleri ışıl ışıl parıldadı;

“Evet abi, esnaf dükkanının önüne araç bıraktırmıyor.”

“Sen de kapının önüne iki çamaşırlık koymuşsun.”

“Mecbur abi. Dükkânda yer sıkıntısı var. Sizin araba Chevrolet’ydi galiba, geçerken gördüm de.”

“Evet, doğru görmüşsün.”

“Nasıl araba, memnun musun?”

“Ben görünüşünü çok beğenip aldım. İç dizaynı da çok hoş, malzemesi kaliteli. Güvenli araba; sekiz hava yastığı var. Yol tutuşu da iyi, oturaklı araba ama biraz hantal. Bin altı yüz motor bunu taşımıyor. Gerçi bin altı yüz olmasına rağmen o kadar çok yakıyor ki… Yakıtı bezdirdi beni.”

“Yüz kilometrede ne kadar yakıyor abi?”

“Vallaha öyle hesapları bilmiyorum da üç günde bir benzinlikteyim. Geçen gün pompacı ‘Abi sen korsan taksi misin?’ diye ciddi ciddi sordu. Patavatsız hıyar. Artık benzin istasyonunu değiştirdim. Güzelliğine vurulduk aldık ama iç güzellik daha önemliymiş. Otomobilin de içi, motoru!”

“Haklısın abi, her şeyin iç güzelliği önemli.”

Ustura yüzünden kayıp sakalları kesildikçe esmer teni çıkıyordu. Bu yüzün altında da bir yüz bir olduğunu düşündü. Hayal kırıklıklarıyla bezense de insanlara ve hayata olan inancından vazgeçmeyen bir adamın yüzü kendini kimseye göstermeden duruyordu.

Peki ya Cavidan’ın kaç yüzü vardı? Bir yüzü gülen, sevgi dolu, güvenilir; öteki yüzü öfkeli, sevgisiz, anlaşılmaz, korkusuz!

Oysa sevmek tutkulu olduğu kadar korkulu da olmalı. İncitmekten korkmalı, kaybetmekten, yüzüne düşen bir gölgede, uzaklara dalıp giden bir bakışta telaşlanmalı. Dil zehirlidir, sözcükleri özenerek seçmeli, ama Cavidan’ın dudakları hep tehditkar bir namlu. Mehmet onun için sanki olmasa da olur bir tanıdık gibi. Kızınca hep ayrılık teranesi!  

Berber başka marka arabalardan söz açıp sohbeti devam ettirmek istiyordu ama Mehmet ona karşılık vermek söyle dursun, onu duymuyordu bile. Birden içi sıkılmıştı. Birazdan güzel kokular ve tıraşlı bir yüzle kapıdan çıkıp; gene Cavidan’ın kapısına gidecek, onun gönlünü almak için uğraşacaktı.

Telefonu günlerdir açmıyordu, hattın ucunda aşılmaz bir ses duvarı!

Nasılsa bir anda içini bir meyhane yalnızlığı kapladı. Oturduğu koltuk bir sandalyeye dönüştü, berber bir garsona devşirdi. Kolonya ve parfüm şişeleri sanki içkiyle doluverdi. Az daha “Bana bir duble rakı ver.” diyecekti ki, dışarıdaki patlama sesi onu kendisine getirdi.

Çocuklar mahallenin delisini korkutmak için onun yakınlarında gene torpil patlatmıştı. Berber bu durumu tahmin ettiği için çocuklara birkaç sövüp sövüştürdü. Mehmet şaşırdı; demek hâlâ delisi olan bir mahalle vardı!

Kendi âleminden sıyrılmak isteyerek; yansımalar âleminden sokağı izlemeye başladı. Bir kedi çöp kutusundan hızla aşağı atladı; peşinden bir erkek çocuğu koşup; “Kaçma, kaçma!” diye bağırdı. Tabii ki durmadı kedi, çocuk koştukça sesi uzaklaştı. Ardından, aynanın içinde salına salına geçen bir genç kız belirdi; üzerinde, kıvrımlarını gösteren tek parça bir elbise vardı. Sarı saçları omuzlarına dökülmüştü. Aynanın içinden geçmesi sanki dakikalar sürdü. Yüzü tam görülmese de güzelliği seziliyordu. Başını hafifçe geriye atınca, saçları savruldu.

Âlemler birbirine karıştı. Mehmet’in içinde ustura kanatlı kuşlar havalandı; eskiyi kesip, parçalamak ister gibi!

İşte, görüyordu, ne kızlar vardı; artık Cavidan’la uğraşmasa mıydı?  Geri alınmaz, ağır sözleri bir tokat gibi suratına çarpabilir; bu dönüşünü zorlaştırır, işini kolaylaştırırdı!

“Bu kız bu sokakta mı otuyor?”

Berber başını kaldırıp aynaya baktığında güzel kız çoktan başka yansımalara karışmıştı. Örneğin o an giriş kattaki bir evin, salon penceresinin camındaydı yüzünün bebeksi sol yanı.

“Hangi kız abi?”

“Neyse, boş ver.”          




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…