Ana içeriğe atla

Ayran


Kendi evimiz dururken, bu izbe, bu kenar mahallede ne işi var bu adamın bilmem. Şuna bak, yollar çamur içinde. Gecekondularla apartmanlar iç içe. Neresi asfalt, neresi kaldırım belli değil. İnsanlarda saç sakal karışık. Yiyecekmiş gibi bakıyorlar. Yabancı olduğum alnımda yazılı sanki. Verdiği adrese göre işte Tadım Market ve evet tam da tahmin ettiğim gibi yine saçma sapan bir yıkıntı. Kapısı nerede bunun? Ev dediğinin kapısı yola bakar. Ayy ne iğrenç, etraf çöp dolu. Yandaki apartman çöplerini buraya bırakıyor anlaşılan.

Geçen sefer kaldığı yer ev bile diyemiyorum, yer- en azından bahçeli falandı, burası resmen ahır. Pencereleri tahta çakılı, camlar kırık. Kış gelince hayatta kalınmaz burada, kedi köpek, yağmur kar…

Çalsam mı kapıyı yoksa direk, çat diye, neyse, bir sigara, girmeden önce.

Sarhoştur zaten. Belki de sızmıştır çoktan. Ayık olsa aramazdı, ağlamazdı. “Gel beni al!” demezdi.

***

Neydi o geçen seferki hali! Ayran içiyor sanıp sevinmiştim, boğazından lokma geçiyor diye. Meğer özel bir çeşit uyuşturucuymuş.

Bu ne?” dedim, sevincimin yerini korkuyla karışık merak almıştı. Taş demişti. Ayran kutusunun üstüne iğneyle delikler açmış, sigara külü dökmüş üstüne. O pis küllerin üstüne de cebinden çıkardığı beyaz bir kağıda sarılı tozdan döküp tutuşturmuş, sonra da ayranın ucunu hafifçe açıp nargile gibi tüttüre tüttüre derin nefesler çekmişti karşımda.

“Bu ne, ne yapıyorsun, içsene ayranını adam gibi!” demiştim. Ben taş çekiyorum, sen de ayranını iç benim işim bitince demişti yarı kapalı, yarı gülen, yarım ağzıyla


Fare miydi az önce ayağımın dibinden geçen! Çakmağımı da bulamadım zaten. Yok içmiyorum sigara falan. Sanki içerde içemeyeceğim. Normal ev sanki. Dumandan görünmüyordur zaten içerisi.

Yan apartmanın balkonundaki adam pis pis bakmaya başladı. “Kime baktındı?” diye laf atar şimdi.

Ya kendine bir şey yaptıysa bu sefer! Şimdi içeri girince, Allah korusun! Korudu mu Allah bizi şimdiye kadar! Korusaydı o içerde, ben dışarda bu halde. Ne varmış halimde, işim gücüm, evim barkım var. Tek başıma yaşadığım evim, tek başıma harcadığım param, tek başıma sahte yüzlerle çalıştığım işim. Korumasın Allah beni, onu korusun. Bu kez de korusun, bu kez de izin versin onu buradan çıkarıp üç gün sonra kaçacağı hastaneye götürmeme.

Yine baygın halde sürükleyerek dışarı çıkarayım. Yine zorla hastaneye götüreyim. Yine kendine gelir gelmez en ağır hakaretleri etsin bana “Senin yüzünden!”  desin.  “Anamın da babamın da ölümünden sen sorumlusun!” desin. “Sen o adi herifle evleneceğim diye tutturup babamdan izinsiz Antalya’ya gitmeseydin, anamla babam da senin peşinde apar topar çıkıp kaza yapmazlardı!” desin. “Gittin de ne oldu, adam da bıraktı seni, anam da öldü, babam da!” desin. “Adi!” desin. “Para ver!” desin. “Bana sadece para ver, bir de buradan çıkar. Yoksa akşamına kaçarım. Sanki burası temiz mi, sanki burada mal yok mu, her türü var, vicdanını mı temizliyorsun!” desin.

Lütfen Allah’ım, bu kez de…
                                                                                                                

Ayşegül Kocabıçak


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…