Ana içeriğe atla

Erotizma Üzerine Birkaç Kelam


Onur Çalı’nın, Kızlı-Erkekli öykü seçkisindeki Cennet adlı kısacık ve yoğun öyküsü üzerine birkaç kelam etmek isterim. Bahse konu Lilith ve Havva kişileri kapıyı kapatmakta haklıdırlar amma Adem Abiye de (Baba mı desek) bu kadar yüklenmemek lazım. Neticede o da, Efendinin bir kulu. Onu da öyle yaratmış. Şimdi bir televizyon aldınız ve göstermiyor, karlanıyor, buzlanıyor… Ne yaparsınız? Televizyona mı, üretici firmaya mı çatarsınız? Koliyi kaptığınız gibi aldığınız yere gidersiniz değil mi? Ayrıca, öykünün eki (Biz seni hiç sevmedik Adem) çok ağır kaçmış. Ne yapsın Adem abi, kuş kuşluğunu, kedi kediliğini, Adem de Ademliğini yapacak elbet çünkü imalat bu. Ayrıca, Adem abi konusunda Saramago abimizden öğreneceklerimiz var. Benim anladığım, Efendi bir sürü mahlûkatı yarattıktan sonra bakıyor bunlara, kendim gibi bir efendi yaratayım da bi güzel bunları sömürsün, yesin, bitirsin diyor. Başlıyor çalışmaya lakin malzemenin dibi görünmüş… Dere yatağından kazıdığı son kil kümesine bakıyor (ondan önce fili yapmış ki baya bir malzeme tükenmiş, hatta sonlara doğru ufarak bi ağız, bi hortumla işi bitirmek zorunda kalmış). Bir kalfası yok, hatta bir çırağı bile yok daha, koş oğlum şu dere yatağından, yağlıca yerinden birkaç çuval kil getir diyeceği. Fil yiyip bitirmiş dedim ya aslında orada da bir tasarım hatası var, benim anladığım, arkadan öne doğru başlamış imalata, arkayı biraz büyük tutmuş yani. E o zaman öne gelene kadar malzeme nanay tabi. Nerden baksan üç ton falan çeker.

Sonra işte insana geçiyor, çok büyük proje ama zamanın koşulları çok fena. Bugünkü gibi düşünmemek lazım; öyle git hırdavatçıdan seç beğen fayanstır, çividir, alçıdır yok o zaman öyle Rüzgârlı Sokak gibi yerler. Artı, proje var ama çizim yok, çünkü daha parşömenin, kalemin, cetvelin icadına binlerce yıl var. E, çizim olmayınca hata üstüne hata oluyor elbet. Bu yoklukların insan imalatında daha vahim sonuçları oluyor tahmin edersiniz. İlki, göbek deliği mesela ki akla ziyan. Saramago abimden aldığım duyumlara göre, Efendi’nin oraya gelme nedeni bir imalat hatasını düzeltmekmiş. Yani son kontrolleri yapılmadan verilmiş piyasaya. Sonrası şöyle olmuş: “Onları uyandırmaktan çekinen tanrı aceleyle kolunu uzattı ve işaret parmağının ucuyla ademin karnına hafifçe dokundu, sonra parmağını hızla çevirdi ve göbek deliği ortaya çıktı.” (Kabil, s. 16-17)

Neyse hata gideriliyor ama Efendi bunları ayağa dikiyor, deneysel çalışma bir nevi ama yine vahim bir hata. Bunlar orta yaşlarda fıtık olacak. Netekim, Adem evladının yetmiş yedi göbeği mustariptir bu dertten.

Efendim çok uzattık, sadede gelelim, neticede bunlar yürümeye başlıyor yan yana, öyle başıboş, hebele hübele. N’apcaklarını bilemiyorlar, çünkü örnek bir çift yok önlerinde. Akıllarına geliyor ama daha el ele tutuşmuşlukları yok hani… Fakat Adem uyanık adam, şak diye bir şimşek çakıyor beyninin “o” bölgesinde,  yani, beyindeki ilk reaksiyon, ilk tepkime. Dönüyor Havva’ya diyor ki: “Hadi yatağa gidelim.” (Kabil, s 12)

İşte erotizmin başlangıcı budur.



Jose Servet Kurtluelma

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…