Ana içeriğe atla

Sihir


Kimi gün okul çıkışı çarşıya uğruyorum. Küçük meydanın etrafına dizilmiş dar dükkanlar. Basmacısı, fotoğrafçısı, terzisi, giyim eşyası satanları ve bir sürü kafesleri, içlerindeki rengarenk, çeşit çeşit ötüşlü kuşlarıyla, Şayip abinin dükkanı. En çok da o. Çantamı, üzeri naylon muhafazalı, subayların, polislerin giydiklerine benzer şapkamı pencerenin kenarına koyuyorum. Büyükçe bir kafeste güvercinler, muhabbet kuşları, rengârenk, adını bilmediğim, çeşit çeşit kuşlar. Sakalar tahta, tel, zarif kafeslerin içerisinde, her yana sekip duruyorlar. Kuş, sanki kafesin her yerinde. Dalıp gidiyorum. Neden durmaz ki, dursa ya durduğu yerde. Nedir bu hayvanın ayaklarını bastığı yerle derdi? Çokluktan çıksa, yeri olsa, cisimleşse. Baksam. Görsem gözündeki sarılığı, kanadının altındaki boz hareyi, kuyruğunun teleklerini, boynundaki zarif halkayı.

Dükkanın önünde demirci Kara Ali ile oturuyor Şuayip abi. Kara Ali’nin çay bardağını tutan, çayı karıştıran elleri kapkara. Yüzü esmer. Dertleniyor koca demirci ustasına. İstemiyorlar burada dükkanımı. Laf ediyorlar. Dedikodu yapıyorlar. Kuşlar beti bereketi kesiyormuş. Güvercinler hele, hanelerinin rızklarını engellemekteymişler her daim. Bir avuç can. Nasıl bir kafadır ki, fesatlıklar, örümcekler içerisinde, ne olur da düşünür insanlar bunları? Yak Ali abi yak. İçi senin kömürlerinden kara ne insanlar var bilirsin. Duman dumana gidiyorlar. Sanırsın ki Avşa, Adalar vapurunun bacası. Sever Ali abi kuşları. Halinden, hafif yana kırık boynundan, gür, cigara yanığı kır bıyıklarından belli. Hem burası kuşların evi değil mi? Ali abi de onların gözeteni, seveni, hizmetlisi. Şimdi hemen girip de, şu kuş kaça desem, sen burayı ne sandın yeğenim, hiç kuş satılır mı? Yazık değil mi onlara. Ne bileyim alanın ne olduğunu. Nasıl kıymadan veririm şuncacık canı ele güne? diyecek, utanacağım. Biliyorum.

Kuş dükkanının vitrinindekilere bakmayı seviyorum. Kimi zaman ahşap bir kağnı, bir at arabası oluyor. Tekerleklerini, boyunduruk gönderini, yan dayamalarını, kasasını büyütüp büyütüp sokakta, zeytinliklerin arasındaki toprak yollarda dehlene dehlene teker tıkırdatan, damlarda gübre taşıyanlara eş, hatta onlardan büyük bir kağnı yapıyorum. Önüne uzun iplerle, deri kayışlarla, açlık nedir bilmeyen, boynuna asılı yemliği her zaman saman, arpa, razmol dolu, boynunun, buyunduruğun altına gelen yeri terden ıslak, yağız, boz bir at konduruyorum. Kuyruğunu bir o bir bu yana, sağrısını sıyırta sıyırta sallayıp, kişniyor olur olmaz yere.

Araya günler giriyor. Dersler, sınavlar, ödevler, üç beş harçlık için başak, zeytin toplama, marangoza sandık çakma, tenekecide, preste teneke kapağı basma, elekte zeytin ayıklama. Yorgunluklar giriyor. Küs gibi oluyoruz yaşadıklarımla. Sevmem. Sıkılırım. Gidemez olurum Şuayip abinin kuş dükkanına. Bakamaz olurum camların ardına. Özlerim. Babam sıkılır, rengi atık kasketine, ceketine el atarken, ben hele bir gideyim köye birkaç gün, bakayım ne var ne yok, inek, davar, tarla, soğan... Koca adamsın, idare edersin o kadarcık. Korkacak çekinecek bir şey yok. İnsan arasındayız, bugüne bugün kasabadayız, medeniyette, der, çeker kapıyı, gider. Sevinirim yanlızlığıma, başıboşluğuma. Bakarım, yerdeki açık defterin, kitabın yanında katlanmış birkaç kağıt para. Daha sık gider olurum kuş dükkanına.

Kağnı yoktur. Bakarım, vitrinde; upuzun direkli, binbir minik pencereli kamarası, yanlara bağlı bir sürü ipli, oynak dümeni, halatı, baş tarafındaki demiri, hatta gözü bantlı, ayağının biri tahtadan, omuzu rengarenk papağanlı kaptanı, tayfası, kamarotu, miçosu, küpeştesi, upuzun yelken direkleriyle aslından daha gerçek bir Barboros’un kalyonu, Flint’in korsan gemisi durur. Rüzgarını, dalgasını, durgun denizini, tepesinde dolanan birkaç martıyı, yelkovan kuşunu, dipteki yengeci, denizyıldızını, kayabalığını, yosunu, çakılı, maviliği içinde yitirip giden koca koca mağraları yapmak zor değil benim için. Koyulurum hemen...

Uzayan geceler kısalmaya durur. Daha az yakarız karnı kızaran sobayı. Komşudan bir kesik bağlama ezgisi karışır tenceredeki kurunun ıhıltısına. Biraz turşuluk, biraz acı biber, irice bir soğan. Kitapların kapları yırtılmış, atılmış, kapakları hırpani, kenarları kıvrık kabarık, uzun bir eğitim savaşının izleri. Defterler de öyle. Aralarına çiziktirilmiş ağaç, yaprak, balık, kuş olması gereken şekiller. Kimi gün limana gidip, hamurla yemlediğim oltamı atıyorum denize. Kucağımda Pardayanlar’ın bilmem kaçıncı macerası. Denizin yüzü binparçalı ayna, ışıldayıp, çakıp duruyor gözüme gözüme. Dipte koca kaşıklar gibi şavkıyan ispariler, izmaritler. Bir denizden, bir kitaptan.

Meydandaki dükkanlarda bir “bahar geliyor” havası. Nereden bildim, nasıl anladım bilmem. Kendi kuruntum belki. Şuayip abinin bıyıkları daha bir sarkık. Görmüyor kimseyi, birşeyciği. Dükkanın kapısında cigara ekliyor. Vitrine bir bakmamla, ağzımın şaşkınlıktan açılması bir ana denk geliyor. Anaaa! Bune len? Tavandan sarkıtılan misinalarla bağlanmış, borusuz, vidalı yeri boşta bir musluk. Havada, dururken öylece, ucundan şarıl şarıl sular dökülüyor dibindeki küçük taşlarla oluk şekline getirilmiş gölcüğe. İyi de, bu su nereden geliyor oğlum? Musluktan su akar mı bir borusu, bir kaynağı olmadıkça? Geldiğimde vitrine, musluğa bakan birkaç kişi vardı, gitikçe çoğaldı. Büyüklü küçüklü, herkes bakıyor ağzı açık. Bir sürü laf, dedikodu. Hepsinin içinde bir akıl erdirememişlik. İçimde o, günlük hayatta eksik olan bir sihirin, bir kerametin işte burada, önümde durduğuna, ona baktığına inanma, kanma dürtüsüyle karışık duygular. Arada vitrinin camı olmasa da, el uzatılmayacak, akan suya parmak ucuyla da olsa dokunulmayacak. Kerametin, sihrin dokunulmazlığı, uzaklığı. Okul biraz uzakta da olsa, öğle arası da gelip, musluğa, kesintisiz, billur akışlı su sütununa bakıyorum. Günlerce sürüyor bu böyle. Hep, acaba diğerleri gibi kaldırmış mıdır Şuayip abi o sihirli musluğu korkusuyla yanaşıyorum kalın cama. Orada olduğunu, aktığını görüp rahatlıyorum.

Okul bitti. Sahildeki gazinolar sezona hazırlanıyorlar. Temizlik, boya, badana. Tamir edilen sandalyeler, masalar. Sabahın erkeninde garaja gidiyoruz babamla. Hava aydınlanmamış daha. Kahveler kapalı. Ocaklarda, kazanların altında uyutulmuş ateşler, masaların üzerinde ters çevrilmiş sandalyeler. Birkaç üşümüş köpek dolanıyor taş döşeli sokaklarda. Meydana varmadan hissettim bir şey olacağını. Yanından geçmesem, bakmasam dedim. İstemedim. Ama yapamadım. Yanaştım. Vitrindeki uzun, beyaz ışıklı lambanın aydınlığı altında her zamanki musluk susuz, akışsızdı. Uzunca cam bir boru vardı musluğun ucunda. Diğer ucu oluğa kadar iniyordu.

Sihir bozuldu.



Mehmet Sürücü

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …