Ana içeriğe atla

Çalanlar ve Biriktirenler


Hırsız ve Burjuva Hüsnü Arkan’ın altıncı romanı. Bu romanda da önceki izlekleri etrafında dolanıyor yazar: gerçeklik/hakikat, inanç, aşk, 12 Eylül… Hırsız ve Burjuva’da bunlara ilaveten, 12 Eylül’den sonraki dönemde biriken sermaye, burjuvazi ve renkli karakterlerin hikayelerini kesiştirerek Haziran direnişine kadar gelen bir Türkiye resmi sunuyor bize. Hem biçim hem de öz bakımından daha kendine has hale gelmiş bir üslupla yapıyor bunu. Mekan İstanbul’un Kuyutaşı Mahallesi ama bununla sınırlı değil. Geleceğin, geçmişin, düşlerin ve katı gerçeklerin uğrayabileceği her yer bir Kuyutaşı Mahallesi çünkü.

Tarih tefekkürden ibarettir

12 Eylül 1980 günü doğan Evren, Evren’in siyasi nedenlerle hapisten çok az çıkabilmiş ama Evren’e rüyalarında bile yol gösteren dayısı Faik, hırsız İsmail, daha büyük hırsız Eyüp (ve babası Salim), Evren’in aşk yaşadığı Gülgün, düşlerinde Chuang Tzu ile didişen Mubah Şirketler Grubunun belkemiği Hadim Bey, Evren’in tek eşit ilişki kurabildiği, komşu kız çocuğu Hülya, kedi Sebahat, devlet için adam öldüren ve yalancı şahitlik yapan Ruhan, Adıyok köpek… İşte tüm bu karakterler bir araya geliyor romanda ve bize ironik bir hikaye anlatıyorlar; gerçek kadar ironik.

Mino’nun Siyah Gülü romanı çerçevesinde yaptığımız söyleşideki bir soruya şöyle yanıt vermişti yazar: Asıl ikbal sahipleri bütün bu olanların uzağında, dışında görünürler. Silah üreticileri, finans sermayesi böyledir. Şimdi artık böyle bir sınıf yokmuş gibi davranılıyor. Televizyonlarda konuşanlar burjuvazi kelimesini on dokuzuncu, yirminci yüzyıla hapsedip, onu geçmişte kalan toplumsal bir görüngü olarak gösteriyorlar. Burjuvazi neredeyse, ninemizin sandıkta unuttuğu tertemiz bir başörtüsü haline geldi.

Arkan, yeni romanında burjuvaziyi, burjuvaziyi meşru kılan sistemi kişisel hikayelerin ortaklaşa oluşturduğu bir bütün halinde anlatıyor. Ninemizin sandıkta unuttuğu tertemiz bir başörtüsü değil burjuvazi. Televizyon izleyişimizde, çağrı merkezlerinde, berberde, bakkalda ve hatta düşlerimizde bile boy gösteriyor.
Patronu Eyüp Bey, kendisini şenlendirmek için anlattığı hikayelerinin birine (Kanuni hakkında olan) inanmayınca şöyle diyor Hadim Bey: “Bunun diğer Kanunî hikâyelerinden ne farkı var? Onlar da uyduruyor, ben de uyduruyorum.” (Sayfa 51)

Evren’in, komşu kızı Hülya’nın anlattığı bir hikayenin gerçekliğini sorgulaması üzerine kız “Tabii ki gerçek ve tabii ki uyduruk. Bu ikisi arasındaki farkı nereden bileceksin ki?” der. (Sayfa 68) Haklıdır.

Hüsnü Arkan, sermaye birikimine (hırsızlığa) attığı keskin bakışı, düşlerle, yukarıda bahsedilen “uyduruk ve gerçek” hikayelerle, Ceza’dan Walt Whitman’a alıntılarla yumuşatıyor ve harmanlıyor. Alıntılar romana çok yerinde yerleştirilmiş. Söylenebilecek tek şey: sayfa altlarında dipnot şeklinde değil de romanın bitimine notlar olarak konulabilirdi kaynaklar. Merak eden okur, roman bitiminde de görebilirdi alıntıların kaynaklarını.

Burjuvazi, tarihi öncesiz ve sonrasızmış gibi bir hale sokmaya çalışır. Nedenler, gerçekler silikleşir böylece. Arkan, bu hafızasızlığa karşı 12 Eylül sonrasında bankaların ve holdinglerin yönetim kurullarında yer alan paşaların listesini veriyor söz gelimi. Bunun bir roman olduğunu unutmadan, estetize ederek ve yukarıda anlattığımız renkli hikayelerle dengeleyerek…

Bir mitos olarak aşk

Patronlarının kriz dönemlerini fırsata dönüştürmelerinde kilit rol oynayan Hadim Bey, hayatta tek gerçek ilişki kurduğu Ian’la da konuşur düşlerinde. Bu Ian, bağımsızlığı bir İrlanda kıyısından şarkılarla emziren Ian Anderson değildir;  Hadim Bey’in çok özlediği bir arkadaşıdır.

Foto: Coşkun Dere
“İan, mitoloji haline gelen şeyleri ya da şeylerin mitoloji haline gelmesini katlanılmaz buluyordu. Aşkı kışkırtmak için söylenen sözler, gerçekliği örtbas etmekten başka bir işe yaramıyordu. Tutkuyla sevişen iki insan şiirselliğe ihtiyaç duymamalıydı. Şiirselliğin de onlara ihtiyacı yoktu. Güzel şeylerin alınıp satılabilir hale gelmesini sağlayan şey, insanlardaki tutku eksikliğiydi.” (Sayfa 192)

Ve devam eder, flütsüz Ian: “Aşk soyut bir kavram değildir, Hadim. Sevişmektir. Boşaldıktan sonra soyut kavramlar sözlüğüne tıktığın, sonra arada bir açıp bakarak, sözcükleri yan yana getirerek içten olduğuna inandığın düşünceler doğurmak değildir. Hele hükümetten, dinî otoritelerden ve edebiyat camiasından akrabaları olan itibarlı bir komşu hiç değildir.” (Sayfa 193)

Romanın baş kahramanı Evren de Ian’a yakındır bu konuda. Aşkı Hazırlık ve Planlama, Elleme, Bitişik Nefesler ve Sonuç gibi aşamalara ayırır. “Sonuçtan sonraki süreç ise, bir dahaki ellemeye kadar geçen zamanın şiirsel doğasını besler ki, geçmiş çağlarda olduğu gibi bugün de birçok insan gerçek aşkın bu zamanı anlattığına inanır. Çünkü şiirler, şarkılar ve unutamadığımız zevk anlarını üstü kapalı bir biçimde hatırlatarak bilinçaltımızı evcil bir hayvana dönüştüren diğer şeyler, Evren’in ellemeyle başladığına içtenlikle inandığı kaba aşkını, bütün insanî hikâyelerde görüldüğü gibi kutsal bir hale getirir. Çünkü biz kutsallıklar olmadan yaşayamayız.” (Sayfa 164-165)

Kutsallıklar olmadan yaşamayan insanlar olarak aşkı mit haline getirmişizdir. Daha başka birçok şeye yaptığımızı yapmışızdır yani.

Hadim Bey’in düşüncelerinde ise sermaye biriktirenlerin mitlerini okuruz. Nasıl inceliklerle biriktirdiklerini, ne zorluklara katlandıklarını. Yönetim kurullarında yer verdikleri amiraller sayesinde OYAK ihalelerini ne zorluklarla alırlar! Hadim Bey, şirketin başına kadına ve içkiye düşkün Eyüp Beyi değil, yoğun işlerinin arasında bile namazını ihmal etmeyen Şükrü Beyi getirir. Şirketlerin selameti için. (Son on yılda ne kadar büyümüşlerdir, tesadüf!) Eyüp Bey’le dışarda yedikleri zaman, Eyüp Bey’e portakal suyundan başka bir şey içirmemesi de yine bu zorluklardandır. Burjuvanın ortakları değişir, Hadim Bey bunu iyi bilir.

Romanın omurgasında aşkın büyük bir yer tuttuğu söylenemez. Hem neden öyle olsun? Bilmemiz gereken şeyler aşkla sınırla değildir. Arkan, Radikal Kitap ekine verdiği söyleşide şöyle demiş:

1980 darbesi, “aşk”ı besledi mi yoksa onu da bastırdı mı?

Bu soru aklıma İlya Ehrenburg romanlarını ve bir de Louis Aragon şiirini getirdi. Mutlu Aşk Yoktur ya da Paris Düşerken… Ama bütün bunlar bana şimdi çok anlamsız geliyor. Çok daha yakın duygular var. Okurlara sol hareketin deneyimlerini, Kürtlerin son otuz yılda yaşadıklarını okumalarını öneririm.

O zaman biz de işe, Hüsnü Arkan romanını bilenlerin çok sevecekleri, belki de en sert romanı olan Hırsız ve Burjuva’yı okuyarak başlayalım mı, ne dersiniz?




Hırsız ve Burjuva tanıtım filmlerinden birkaçı










Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …