Ana içeriğe atla

Alexandra Kollontay


Alexandra Kollontay 1872 yılında, soylu bir ailede ve oldukça özgür bir ortamda dünyaya geldi. Babası Çarist bir generaldi, annesi ise kereste tüccarlığı yapan zengin bir ailedendi. Dönemin Rusya İmparatorluğunda kadınların kıstırılmışlığına karşı ilk çıkışını, bir yeniyetmeyken, annesiyle kendi eğitim hakkı konusunda tartışarak yapmıştır. Bu iradi savaşı kazanmış, öğretmenlik eğitimi almasına izin verilmiştir. 1893 yılında aşk evliliği yaptı fakat daha sonra bu evliliğin, aksini isteyen ailesine karşı bir protesto olduğunu itiraf etmiştir.

Kollontay’ın politikayla tanışması radikallerle temasıyla olmuş; onların kadınların kurtuluşunun eğitimden geçtiği yönündeki söylemlerinden etkilenmiştir. 1896 yılındaki kadın tekstil işçilerinin grevleri sırasında, kocasının denetim yapacağı büyükçe bir tekstil fabrikasına onunla birlikte gittiğinde orada bir genç çocuğun cesedini görünce şok olur. Oradaki sıradan kadın işçilerin durumları da sarsar onu. İşte o gün, kapitalizmin yıkılması gerektiğine ve kadınların boyun eğdirilmesinin yalnızca erkeklerle ilgili değil, kapitalist üretim şekliyle bağlantılı olduğuna da ikna olur.

Zaman geçtikçe, evliliğinin içerisinde daha fazla sıkışmış hissetmeye başladı Alexandra Kollontay. Kendi ilgi alanları için çok az özgürlüğü kalmıştı. Giderek artan bir şekilde, kadınların ev içlerindeki kıstırılmışlıkları hakkında konuşmaya başladı. 1898 yılında, Zürih’te ekonomi politik eğitimi almak üzere kocasını terk etti. Zürih’te bulunduğu sırada, Marks ve Lenin’in yanı sıra Rosa Luxemburg ve Karl Kautsky’nin çalışmalarını derinlemesine inceledi. 1899 yılında Rusya’ya dönmeden önce Londra’ya gitti. Orada Beatrice ve Sidney Webb ile tanıştı ancak onların reformist düşüncelerini kabullenmedi. Rusya’ya döndükten sonra Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi’ne (RSDİP) katıldı, önemli bir devrimci, eylemci ve yazar haline geldi. Bolşevik ve Menşeviklerin 1903 yılında bölünmelerinde tarafsız kalsa da 1904 yılında resmi olarak Bolşeviklere katılmıştır ve onlar için çalışmıştır. Ancak 1908 yılında, kendisinin de antidemokratik bulmakla birlikte sol propaganda için bir potansiyel olarak gördüğü Duma’ya (ÇN: Çarlık Rusyası'nda 1905-1917 yılları arasında etkin olan yasama meclisine denir) Bolşeviklerin katılmayı reddetmeleri üzerine, Bolşeviklerden ayrılacaktır. 1905 yılında, Kanlı Pazar Katliamı ile sonlanan işçilerin Kışlık Saraya yürüyüşlerine katıldı.

Tarih onu özellikle kadın sorunu hakkındaki çalışmalarıyla hatırlasa da, bu dönemlerde Finlandiya Meselesiyle de bir politik iktisatçı ve uzman olarak yakından ilgilenmiştir. 1906 yılında, Çarist baskı dalgası altındayken, Finlandiya ve Sosyalizm konulu bir dizi makale yayımlamıştır. Devlete karşı silahlı isyanı teşvik etmekten dolayı suçlanınca Almanya’ya kaçmak durumunda kalmıştır.

Bu dönemde, özellikle de 1909 tarihli “Kadın Sorununun Toplumsal Temeli” adlı çalışmasıyla birlikte sistematik olarak kadın sorunu hakkında düşünmeye başladı. Kollontay, kadın sorunuyla ilgili mücadelenin birçok kadının yanı sıra sol cenahta yer alan çoğu kişi tarafından küçümsendiğini ve “gerçek” sınıf çatışmasının yanında ikincil olarak görüldüğünü, hatta bir sapma olarak değerlendirildiğini anlamıştı. Kadınların yalnızca, ana akım kadın hareketinin talep ettiği yasal ve siyasi eşitlik talepleriyle kurtulamayacağı yönündeki Marksist argümana katılıyordu. Bununla birlikte, bir devrimci partinin, kadınların ihtiyaçlarını işçi sınıfı mücadelesinin parçası olarak ele almasını ve bu meselenin tüm devrimcilerin odağında olması gerektiğini de savunuyordu.

Kollontay, kadın sorunlarıyla ve kadın işçilerin kaygılarıyla ilgilenecek bir işçi kadınlar bürosu kurulmasını savundu fakat solun kendi içerisinden tepkiyle karşılaştı. Ev hayatı sürekli olarak gözaltında tutuldu ve genç bir adamla yaşadığı ilişki eleştirildi. O ise erkeklerin, karılarının çocuklarının bakımlarıyla ilgilenmesi ve böylece kendilerinin politik faaliyetlere zaman ayırması yönündeki beklentilerindeki çifte standarda ve söylemleri ile kendi hayatlarında kadınlara karşı takındıkları tutum arasındaki uçuruma dikkat çekmek için mücadele etti.

Almanya’da sürgündeyken Alman Sosyal Demokratlara katıldı ancak 1914 yılında, Birinci Dünya Savaşının patlak vermesiyle ikinci enternasyonalin şovenizme kaymasını dehşetle izledi. Avrupa solu içerisinde tutarlı bir biçimde savaşa karşı çıkan azınlığın içerisindeydi. Yeniden Bolşeviklere katıldı. 1905 yılından beri Lenin ile temas halinde olan Kollontay ona daha yakın bir biçimde yardımcı olmaya başladıysa da devrimci faaliyetleri onun Almanya’da ve İsveç’te mahkum olmasıyla sonuçlandı. 1917 yılının ilk aylarındaki karmaşada Rusya’ya döndü ve ünlü 4 Nisan toplantısında, Lenin'in “Bütün İktidar Sovyetlere!” çağrısını resmi olarak destekleyen tek konuşmacıydı. Bolşevik Partisi Merkez Komitesine atanan tek kadın oldu.

Kollontay, 1917 devriminin başarısı üzerine, Bolşevik hükümetin tek kadın üyesi olarak Toplumsal Refah Komiseri (Bakanı) olarak atandı. Onun döneminde, evli kadınların yanısıra bekar annelerin çocuklarına haklar verildi. Boşanma hakkı tanındı ve kürtaj yasallaştı. Bunlara ek olarak eşcinsellik yasallık kazandı ve çalışan kadınlar için ücretsiz kamusal çocuk bakımı sistemi oluşturuldu. Bu avantajların çoğu NEP (Yeni Ekonomi Politikası) uygulanırken geri alındı, Stalin’in yükselişiyle birlikte ise hepsi iptal edildi.

Kollontay 1917 yılında, kadın işçilerin sorunlarıyla ilgilenecek bir kadın organı kurulmasını tartışmaya açtı. Bolşeviklerin tüm işçilerin ihtiyaçlarıyla ilgilendikleri iddiasının ve tarafsızlık savlarının, aslında, erkek işçilere odaklanmış olmalarını gizlediğine dikkat çekti. Ayrıca, Bolşeviklerin kadınların sorunlarını dikkate almazlarsa burjuva feminizmine düşeceklerini belirtti. Bu uzun bir tartışma oldu ve bu süreçte Kollontay, yoldaşlarından epey alayla karşılaştı. Nihayet 1920 yılında, Zhenotdel adlı Devrimci Kadın Kolunu da içeren çeşitli organlar oluşturuldu.

1917’yi takip eden yıllarda Kollontay bir cinsiyet politikası teorisi geliştirmeye çalıştı, bu konu üzerinde makaleler ve romanlar yazdı. Bu çalışmaları dolayısıyla hem yerildi hem de övüldü. Geleneksel cinsiyetçi ahlaka kesinlikle karşıydı; çekirdek aileyi kadınlar için baskıcı buluyordu, çekirdek ailenin mülkiyete dayandığını düşünüyordu. Zamanına göre oldukça radikal olan “cinselliğin açlık ya da susuzluk kadar doğal bir içgüdü olduğunu” düşünmekle birlikte, özgür aşk kavramını kadınlara cinsel ilişki konusunda baskı yaparak kullanan erkekleri de şiddetle kınadı. Böylesi bir sömürüye ve bu tür ilişkilerden doğan çocukları kadınların tek başlarına yetiştirmek zorunda kalmalarına itiraz etti. Özgür aşkın ancak cinsellik konusunda toplumsal bir değişimin ve çocuk bakımında kadın erkek arasında eşit sorumluluk ve ortak bakımın gerçekleşmesiyle yaşanabileceğini savundu.

Cinsel ilişkilerin politik olduğu yönündeki düşüncenin, 1960’ların ana akım toplumsal hareketlerinde yeniden ortaya çıkması için yaklaşık elli yıllık bir süre geçmesi gerecekti. Ayrıca, Kollontay’ın bir yandan sosyalist erkeklerin şovenizmine bir yandan burjuva feminizmine karşı verdiği sosyalist feminizm mücadelesi bugün hala geçerlidir. Kendisinin dediği gibi, eğer yeni bir toplumda kadınlar hala baskı altındaysa, gerçek bir sosyalist topluma varamamışız demektir.


Çeviren: Onur Çalı


Jenny Morrison’un “Women on the Left” serisinden çevrilmiştir.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…