Ana içeriğe atla

Dağlarca, Öğretmenler ve İlhan Berk


Eğitim milli olunca bir ülkede, haliyle garabetleri çok ve çeşitli oluyor. Sözgelimi, başka ülkelerde de bizdeki gibi midir edebiyat eğitimi, bilmiyorum! Edebiyatın okumaktan başka bir öğretmeni olur mu? O da başka bir konu.

Okuryazarlar olarak bir edebi üründen konu ya da ders ya da amaç çıkarmakla malulüz (Oysa yalnızca ve yalnızca harflerin ve kelimelerin “o şekilde” yanyana getirilişlerinden haz duymakla yetinebiliriz).  Bu da normal çünkü yıllarca “Şair/yazar burada ne demek istemiştir?” gibi sorulara maruz kalmışızdır. İşte Türkçe şiirin Dağlarca’sının anısı da bu türden:
Bu anekdotu Kutluk’un Evindeki Konuşma adlı kitaptan okumuştum, yıllar önce. Dağlarca ile aralarında Cemal Süreya’nın da bulunduğu bir arkadaş grubunun yaptığı uzunca bir söyleşidir Kutluk’un Evindeki Konuşma. İbrahim Kutluk’un evinde yapıldığı için ve erken ölen arkadaşlarının anısına böyle anılmıştır. Dağlarca, “Yapıtlarınız için yapılan eleştirilerde genellikle sizi doğru tanıtabilmiş mi eleştirmenler? Yani şiirinizi tanıtabilmişler mi?” sorusuna bu cevabı vermiştir. Ve anekdotu anlattıktan sonra da şöyle bitirmiştir cevabını: “Bu sözünüz bana eleştirmenleri, eleştirmenler de öğretmeni anımsattı.” (Sayfa 39-40) Demek ki 1972’den bu yana pek bir şey değişmemiş eleştiri cephesinde.

Allah insanı bu türden öğretmen okurlardan, eleştirmenlerden, kitap tanıtım yazıcılarından ve yazarlardan korusun! (Amin!)

Şimdi, yıllar sonra (13 yıl sonra), kitabı elime tekrar aldığımda birçok yerini kurşunkalemle çizdiğimi gördüm. Yukarıdaki anekdot da bunlardan biri. OT dergisinin paylaşımı üzerine hatırladım kitabı. Birçok incisi var Dağlarca’nın ama en azından birkaç tanesini buraya almak isterim:

Evlilik konusunda genel düşünceniz nedir?

Bu gelenek er geç ortadan kalkacaktır, bu gelenek kendi kendini ortadan kaldıracaktır. Bundan daha ilkel bir baskı olamaz. Neden kalkacaktır? Şundan: artık kişinin kişiye böyle on yıl, yirmi yıl, otuz yıl, kırk yıl, elli yıl, altmış yıl yan yana bağlı olması olanağı yoktur. Gerçekte yoktur ya böyle bir yapı, sürüp gitmektedir. (Sayfa 66)

Şiire yeryüzünde en yakın varlık içkidir. (Sayfa 70)

Her gün hangi içkiyi tercih edersiniz? Dünyada içkileri teke indirseler hangisini içmeyi tercih ederdiniz?

Rakı içerdim. (Sayfa 77)

Soruları kimin sorduğu belirtilmemiş. Üç dört kişiden hangisinin o soruyu sorduğu (Fazıl Hüsnü’nün ismiyle hitap ettiği cevaplardan çıkarılan birkaç soru dışında) belli değil. Ama nedense bu “içkilerin teke indirilmesi” sorusunu Cemal Süreya’nın sormuş olduğunu düşünüyorum, hayır düşünmüyorum, biliyorum hatta.

***

- İlhan Berk’in şiirine ne diyorsunuz?

- İlhan Berk’in şiiriyle hiç ilgili değilim.

- Neden ilgilenmediniz acaba?

- Gerek duymadım. (Sayfa 76)

Bu da ilginç. Türkçe şiirin iki devi. İlhan Berk’ten de Dağlarca’ya ilişkin pek bir şey okumadım (Bir söyleşisinde hayal meyal hatırlıyorum sanki şöyle bir şey dediğini: Dağlarca ile aynı zamanda yaşamaktan gurur duyuyorum. Buna benzer bir şeydi. Ama çok sonra, ölümlerine yakın bir tarihteydi yanılmıyorsam). Zaten şiirleri birbirinden çok farklı. Yan yana uzayan devasa iki ağaç gibi. Ama bırakın yapraklarını, gölgeleri bile birbirine karışmayan.

Sıddık Akbayır’ın aktardığına göre, Ahmet Muhip Dıranas ile Fazıl Hüsnü Dağlarca için “Tragedyası olmayan beyaz şairler” demiş İlhan Berk.

Bugün de benzer şeyler olmuyor mu? Allahına kadar oluyor. Yazarlar/şairler birbirleri hakkında konuşuyorlar. Yalnız şimdilerde böyle çıkıp yüreklilikle söylenmiyor, birbirlerinin arkalarından konuşuyorlar. Fark bu.


Onur Çalı


Bunu okuyan buna güler bence (Özer Aydoğan karikatürü):


Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …