Ana içeriğe atla

Beştaş


Ebru Gedik Askan
Ben kapıda beştaş oynuyordum, annem o sırada damda ağlıyordu. Sesini aşağıdan bile duymak mümkündü. Artık gizleyemiyordu hıçkırıklarını, öyle ki bazen hüngür öğür ağlıyordu. O ağlarken kamyonlar, kamyonetler, minibüsler, artık kim hangi aracı bulduysa, geçiyordu yükleriyle. Nereye varacağını bir şoförün, bir de babaların bildiği yollara doğru gidiyorlardı nazlı nazlı. Nazlıydılar çünkü içindekiler henüz sıkı sıkı bağlıydılar bıraktıklarına. Yanlarına alabildikleri birkaç döşek, halı, üç beş parça tencere-tava… Onlara yetmiyordu ki! Geride yıllar yılı, dededen babaya, babadan oğla emek vere, ter döke edindikleri, karınlarını doyuran topraklarını, bahçelerini, kimi zaman şenlikten kimi zaman isyandan zirvesini bile gördükleri dağlarını, tepelerini, kendilerini, yavrularını besleyen hayvanlarını, yüzyıllarca dilden dile dökülen masallarını, türkülerini de bırakıyorlardı. Zaten daha kıymetli eşyalara sahip olanlar çoktan gitmişlerdi, daha dumanlar tütmeye başlamadan.

Anam her dumanı gördüğünde, her kamyon sesini duyduğunda dama çıkıyordu. “Gitmem, vallahi de gitmem, billahi de.” diyordu ya, bilmiyordu yazgımızın yazıldığını, bunu yazanların hiç de öyle annem ne der diye düşünmediklerini. O hala kendi gerçekliğindeydi, inanamıyordu, olamaz sanıyordu, bunlar kötü bir masalcının uydurduğu, kendisinden de kötü, çok kötü hikâyelerdi, gerçek olamazdı. Ama o kör olasıca dumanlar, o yüklerinden gayrimemnun kamyonlar yok muydu, onlar bir türkü tutturmuş, bağıra bağıra çığırıyordu; “Unut tüm bildiklerini, gazap geliyor, kaçmalısın, kendin için değilse de ailen için.”

Anam da giderken böyle demişti bana; “Aniğim, ailemiz için yapıyoruz bunu gurban olduğum.”
***
Baba telaşla gelmişti kahveden. Son zamanlarda yapabildiği şeyler gitgide azalmıştı; bir gün muhtar haber salıyordu tüm köye, “Yaylalar yasaklı, aman ha hayvanları çıkarmayın, gözünüzün yaşına bakmazlar.” Ertesi gün, bir koruyup kollayan çıkıp böğürüyordu meydanda, kimsenin onun etrafına toplandığı, ona baktığı, onu gördüğü bile yoktu ya biliyordu kendisini dinlediklerini, omzuna attığı siyah canavara dayana dayana, sesinin gücünü, bedeninin azametini ondan ala ala haykırıyordu yeni emirleri: “Kızkaçıran tepesinden ötedeki tarlalar sürülmeyecek, ekinler toplanmayacak, oraya adım atılmayacak!”, kahveden homurtuları duyunca, eli o kara büyücüye, o ağzından ateşler çıkarana gidiyor, onu sanki dünyanın en güzel perisiymiş gibi okşuyordu, anlıyordu ahali, görmese de, bakmasa da anlıyordu, tekrar suskunlaşıyorlardı o vakit, ortalıkta sadece oynadıkları taşların ıstakaya vuran, masaya çarpan sesleri kalıyordu, o taşlarla ediyorlardı küfürlerini.

Köyün diğer erkekleri gibi baba da böyle bir emir sonunda iyice boş kalmıştı, evden kahveye-kahveden eve gidip geliyor, elde kalan son şeyleri tüketiyordu, gün geçtikçe de kendine bakmaz olmuştu, sakalları uzamış, gözlerinin akı görünmeyecek kadar şişmişti eli yüzü. O şişliklere bir toplu iğnecik olsun batırsam, şöyle canını acıtmadan, sanki o eski yüzüne kavuşurmuşuz gibi geliyordu bazen ya ne baba o balon olmuş şişlikleri patlatmamıza izin veriyor ne de onlar sönüp küçülüyordu. Artık babayı tanıyamaz olmuştum, her kahveden gelişte sanki yüzü iyiden iyiye kapanıyor, eskisinden daha da kavruklaşıp kararıyordu, ben de korkar, o eve geldiğinde küçük kardeşimi oynatıyorum bahanesiyle ortalıktan kaçar olmuştum. Ama bu seferki gelişi başkaydı, gidemedim bir yerlere, yerimde öylece çakıldım, ben öylece donayazmışken, etrafımda insanlar akıp gidiyor, seyircisinin bir tek ben olduğu ağır çekim bir film dönüyordu. Baba, o haşmetinden, bizlere bir şey hissettirmemek, hala evin otoritesi, direği her ne idiyse, onu koruduğunu göstermek için oynadığı rollerden sıyrılmış, tüm korkuları, telaşı ve bilinmezliğiyle, damdaki anama seslenmişti.

“Ne var ne yok topla!”

Kısa bir tereddüt geçirdikten sonra bundan vazgeçmiş, “En çabuk nasıl toplanır, ne alınırsa onları al!” demişti kararsızlık içinde.

Anam babayı duymazdan gelmişti. Hiç yerinden kıpırdamamış, öylece uzaklara, yaylalara, o üstüne kaç yitik sevda şarkısının yazıldığı dağlara bakıyordu. Kaç zamandır söylüyordu gidenler, bekleme orada daha fazla, bu çocuklara acı, gidin artık diye. Ama annem inat kadındı, inadı bilmediğinden geliyordu, ben burada böyle durur, direnirsem, bana bir şey olmaz, dirayetimi, gücümü görürler de dokunamazlar sanıyordu. Oysa dumanlar gitgide yaklaşmış, köy iyice ıssızlaşmıştı. Babanın telaşına, korkusuna ve tüm gücünü yitirişine bakılırsa o son emir de gelmişti. Ateş yakındı, yanmak istemiyorlarsa… Gidilecekti.

Gidilecekti ya nereye? Kimse soru soramazdı, bir abdal yahut bir deli sorduğunda bu soruyu, siyah canavar birden iştahlanıyor, kendisine muazzam bir sofra kurulmuşçasına, o tek sivri dişiyle karşısına ilk çıkan erkeğin karnından bir parça eti koparıveriyordu. Diğerleri kaçsa, korksa, öfkelense de biraz olsun rahatlıyorlardı da, durduramadıkları, köylerine nerden gelip ne vakit böylesi canavarlaştığını bilemedikleri bu azgının etrafa ateşler salmadığına şükredip o doymak bilmez açlığının bir süre olsun bastırıldığına razı oluyorlardı. Bu bir ritüel gibi olmuştu, tanrısına kurbanlar sunan yerliler gibiydik, oysa tanrı bellediğimizin ne bize rahmeti vardı ne de merhameti. Ola ki sorular bitmez, bir abdal yahut bir deli içindeki hınca, hırsa ya da alelade merakına kurban gidip dahasını da eşelemeye kalkarsa, işte o zaman çok kötü şeyler oluyordu, çok çok kötü. Onu da görmüştü bu köy. Ondan beri zaten ne abdal kaldı ne deli, erkekler soru sormaz olmuştu, kadınlarsa susamayandı. Acı boğaza gelince nasıl susulsundu; o zılgıtlar, o ağıt dolu türküler boşuna mı yakılmıştı bu topraklarda, onlarla içlerini boşaltmaya çalışıyorlardı.

Anam da tutturdu bir zılgıt, kalktı yerinden ağır usul. İndi yanıma, toza ota bulanmış başımı okşadı, benim sarıkızım diye, “bu hayvanlardan ne farkın var senin, git çeşmeye de başını yun” demedi ama, öptü o kirli paslı başımdan.  Çıkardı yemenisini, babanın ne yapıyorsun der gibi ona doğru attığı adımı görmeden, fark bile etmeden. Yere çöktü, toprağı avuçlayıp doldurdu yemenisinin içine, sonra şefkatle bohça edip fistanının içinden göğsünün arasına koyuverdi en kıymetlisini. Oyalanmadı daha fazla bahçede, babanın her zamankinden farklı olduğunu o da anlamıştı, ikisi de içeri geçti. Biraz sonra abimin sesi geldi; o çocuksu, o cıvıltılı sesini kaybetmişti bir süredir, ara ara kısılan, ara ara kalınlaşıp ne dediği anlaşılmayan, henüz doğru notayı bulamamış, akordunu tutturamamış bir saz gibi bağırıyordu abim: “Yanınızda beni de götürmezseniz, yakarım buraları, vallah da yakarım billah da!”  Bense bir şey diyemedim. Yakamazdım buraları, dalına çıkıp uzandığım ağacını, kendime çamurdan evler yaptığım toprağını, yazın mahalleden çocuklarla dama çıkıp yattığım, yıldızlarından kendime resimler çizdiğim… Yakamazdım işte daha ne söz edeyim.

Ama o gün yandı içimde bir ateş, hiç de sönmedi, çok uğraştım sönsün, bitsin geçsin de ben de normalleşeyim diye. Ağlarsam söner sandım uzun süre, ama insanın içinde bir kere o ateş yanmasın, gözyaşlarını yitiriyor, kuruyormuş.
***
Anam yanıma gelip “Ailemiz için…” dediğinde, çakıldığım yerden sökülüverdim, elimin acısını da o an duydum ilk, beştaş oynağım taşlarla yumruk etmişim elimi, sıkı sımsıkı, attım onları cebime, vurdum kendimi nenemlerin yoluna.


Ebru Gedik Askan

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…