Ana içeriğe atla

BOYACI


Gizem Gürer

Tarihe geçen boyacının, evleri boyamaya başladığında tarihe geçeceğinden haberi yoktu. Ama tarih onu her yerde, sapık gibi takip ediyordu. Arkası açık kamyoneti ile sarı paksaydingli evin önüne geldi. Elindeki listeden bugünkü boyanacak evin adresine baktı. Doğru gelmişti. Kamyonetin arkasında bıraktığı tarihe tamam-buldum-ahbap selamı çaktı. Elinde gofreti ve boya tenekesi ile içeri girdi. Aldığı boyaları yine kendi boya tenekesine boşaltmış, onlardan karışımlar yapıp, hiçbir ev hanımının evinin duvarlarında gördüğünde hayır diyemeyeceği güzellikte renkler üretmişti. Yüksek Ruhlar Komitesi, ona bu görevi verdiğinden beri, yaptığı işin herhangi boyacıdan farklı ve önemli olduğunu anlamıştı. Görevi kabul ederken tek şartı, kendi kafasından uydurduğu ve hiç kimseye sırrını vermediği boya karışımlarına karışılmamasıydı. Komite onun bu isteğine uydu. Artık her gün yeni tutulan bir eve gidip, evin önceki sahibinden kalan hatıralarının zamanda dondurulması için o evi boyayacaktı. Yüksek Ruhlar Komitesi doku bozulmasın diye yeni yapılaşmaya da izin vermediğinden, kentte her gün ancak bir çift evlenebilecekti. Gelecek beş yılın nikâh kontenjanları bile şimdiden dolmuştu. Yeni bir boyacı alınması için Kent Konseyi Komiteye çok baskı yapsa da, Komite mutluluğun aceleye gelmediğini herkesin anlaması için bu kararından vazgeçmiyordu. 

Boya tenekesini salonun ortasına koydu. Duvardaki lekeleri, çatlakları, boya kazıntılarını, çivi söküklerini gördü. Fal bakar gibi, bu evde yaşanılanları bir çırpıda gözden geçirdi. Evin nerelerinde gülünüp eğlenildiğini, nerelerinde yemek yenildiğini, nerelerinde kavga edildiğini, nerelerinde tutkuyla sevişildiğini bir çırpıda anladı. “İnsanlar!” dedi içinden, “İnsanlar yalan söyler, ama duvardaki izler asla yalan söylemez” Sonra, bu iyiymiş, belki barda içi boş cümlelerden etkilenen bahtsız bir kızı tavlamak için kullanırım diye düşünüp tulumunun ön cebindeki not defterine kaydetti. Fırçasını boya tenekesine daldırdı ve duvarda gelişigüzel spiraller çizmeye koyuldu. Boyalar bir bir çatlaklardan içeri girmeye başladılar. Boyacı bir önceki anıları olduğu yerde sabitliyordu bu şekilde. Anıları silmiyor, sadece zamanda donduruyordu. Yenileri için yer açıyordu. Eğer bir gün “anılarımın hepsini sil!” diyen olursa, önce mala ile tüm duvarları en derinine kadar kazır, sonra da birkaç kat astar çekerek, tüm duvarı yeniden boyardı. Ama henüz böyle bir istekle gelen olmamıştı. Ona “o zaman evini değiştirsene be adam!” diye de çıkışabilirdi. İş anlaşması gereği bunu demeye hakkı vardı. 

Salonu bitirdikten sonra koridora açılan küçük odaya geçti. Küçük odaya girince gözlerine inanamadı. Çünkü odada kalorifer peteğinin yanında ağlayan turuncu saçlı küçük bir kız unutulmuştu. Kız boyacıyı görünce korktu. Boyacı da tedirgin oldu. Daha önceden unutulan eşyalara alışıktı. Televizyon kumandası, çay süzgeci, dergi poşeti, tuvalet pompası gibi nereye konacağı bilinmeyen gereksiz küçük şeyler unutulurdu hep. Ama ilk kez ağlayan turuncu saçlı bir kız çocuğu unutulmuştu. Bu durumda Yüksek Ruhlar Komitesi'nin kurallarına göre, eski ev sahipleri geçmişlerinden bir parça bıraktıkları için, eski anıları dondurulmamış ve böylece ev de yeni sahiplerine teslim edilememiş olurdu. Evde eskiye ait hiçbir şey kalmaması gerekiyordu. Boyacı anlaşmanın bu maddesini çok katı bulduğu için hep o unutulan eşyayı gizlice evine götürürdü. Bir tuvalet pompası yüzünden kimsenin mutluluğuna engel olmanın âlemi yok diye düşünürdü. O da sonuçta eski karısının evinde sandaletinin tekini unutmuştu. Ama geriye kalan tek eş bir sandalet için sıkıcı bir ilişkiyi devam ettirmek anlamsızdı. Eski karısı da zaten hunharca çöpe atmıştı tek eş sandaleti de resmi olarak boşanmış oldular. 

Boyanacak evlerden topladığı gereksiz eşyaları, evinin en gereksiz odasında istiflerdi hep. Böylece odayı gördükçe başkalarının mutluluğunda ne kadar da büyük payı olduğunu hissederdi. O yüzden bu kızı da götürüp o eşyaların içine atması gerekiyordu. Ama kız bir süzgeç ya da ayakkabı fırçası olmadığından, tulumunun ya da iş çantasının içine sığmıyordu. Keşke büyük bir çantam olsaydı diye düşündü. 
Yüksek Ruhlar Komitesi sokak başlarında herkesi izlediği için kızı bu şekilde evden çıkarması imkânsızdı. O yüzden evden sanki ona ait bir şeymiş gibi çıkartması gerekiyordu küçük kızı. Bunun için elinden tuttu. Kıza eğer biri onun ne olduğunu sorarsa “ben boyayım, ben boyayım, bu boyacının yeni ürettiği bir karışımım” demesi gerektiğini sıkı sıkı tembihledi. Kimseye yakalanmadan evden arabaya vardılar. Kızın boya olmasına gerek bile kalmadı. 
  
Eve gittiklerinde boyacı istif odasının kapısını açmaya çalıştı. Ama oda ağzına kadar dolu olduğu için, kapıyı ileri doğru itmek bile imkânsızdı. Boyacı sağ omzunu kapıya dayayıp, ayağıyla kapıyı aralamaya çalışırken, bir yandan turuncu saçlı kızı da sol eliyle içeri doğru itmeye çalışıyordu. Kız içeri girebilmek için tüm nefesini dışarı boşaltıyorsa da bir türlü sığmıyordu tepeleme dolu odaya. Oturup birlikte yeni bir yöntem düşündüler. Önden içeriye bir fare ya da başka bir kemirgen gönderip, içerdeki eşyaları kemirtirlerse, belki alanda boşluklar olabileceğini, böylece kızın da odaya kolaylıkla sığabileceğini öngördüler. Fakat saat gece yarısı olmuştu ve kentte fare alabilecek herhangi bir kasap açık değildi. Kız, boyacının tek kişilik yatağında uyuyakaldı. Boyacı da döner sandalyenin üstünde oturarak sabaha kadar bu kızı ne yapacağını düşündü. Sabah olduğunda baş dönmesini durdurmak için en iyi şeyin bir ilaç almak olduğuna karar verdi. Buzdolabına doğru ilerlerken, kapının önüne atılan günlük gazeteyi gördü. Birden aklına süper bir fikir geldi. Kız için gazeteye ilan verecekti. “Kim odaya sığmayan turuncu saçlı küçük bir kız ister?” diye yazdıracaktı ilanlar köşesine. Böylelikle onu kendi evinden bir eşyaymış gibi gösterebilecekti. Yüksek Ruhlar Komitesi’nin buna itiraz etmesi imkânsızdı. İlan numarasına bakmak için heyecanla gazeteyi açtı. Fakat ilanlar sayfasına gelmeden ilk sayfada kocaman puntolarla gördüğü habere bakakaldı.

“Boyacının İntikamı! Eski karısının yeni evliliğini istemeyen zalim boyacı koca, en son boyadığı evde bilerek gofretini unuttu.”

Tarih pencerenin altındaki kamyonetin arkasından pis pis güldü.


Gizem GÜRER

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…