Ana içeriğe atla

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı


Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.

Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.

Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst düzeyde oyunculukları olduğunu da söylemeden geçmek mümkün değil.

Ben yukarıda sözü geçenlerin hiçbirinden değil de filmde referanslarını edebiyattan alan başka bir başlıktan bahis açmak istiyorum. O da yapıp ettiklerimizde, aldığımız kararlarda kendimizle baş başa kaldığımızda bize doğruyu fısıldayacağını varsaydığımız iç sesimizin, yani “vicdanımızın” verili üretim ilişkileri, dolayısıyla mülkiyet ve sınıf ilişkileri karşısında bir yanılsamadan ve belki de sade bir yalandan ibaret olup olmadığı meselesi.


Yönetmen filmin senaryosunu yazarken, Ebru Ceylan ile birlikte Çehov’un Karım adlı öyküsünden esinlendiklerini söylüyor. Hatta Aydın ve karısı Nihal arasındaki en önemli diyaloglar hikâyeden neredeyse olduğu gibi alınmış.

Aydın da tıpkı Çehov’un öyküsündeki feodal bey Pavel Andreyiç gibi, başlangıçta vicdanı rahat bir karakter. Çünkü ona miras kalan mülklerin kirasını almakta, küçük bir otel işleterek çalışmakta, kiracılarıyla bir sorun yaşadığında da hukukun kendisine verdiği hakları kullanarak, icra marifetiyle kiracılarından borçlarını tahsil etme yoluna gitmektedir. Mevcut hukuk düzeni içerisinde hırsızlığa, hakkının yenmesine ödün vermeyen, bunu da yasaların ona verdiği çerçevede yapan makbul bir vatandaştır kısacası. Üstelik bir entelektüel olarak yaptığı çalışmalarla o denli meşgul, bu konuda öylesine kibirlidir ki zaten bu maddeci dünyanın tamamen dışındaymış, kiracılara gönderilen icra memurlarının farkında değilmiş gibi davranmayı seçer. Çıkar ilişkilerinin tamamen dışında, adil, hak gözeten ve erdemli bir insan olduğuna dair inancı öylesine kuvvetlidir ki kiracıları arasında yoksul ve çaresiz bir ailenin sokağa atılma ihtimali belirdiğinde bile hak bilirliğinin sorgulanmasına izin vermez. Diğer taraftan, Aydın’dan nefret ettiği halde ondan ayrılmaya gücü yetmeyen karısı Nihal kırılan onurunu tamir etmek ve kendisini işe yarar hissedebilmek adına kasabada bazı yardım faaliyetlerine girişmiştir. Aydın ise hiç de umursamadığı halde, sırf karısını kontrol altında tutmak amacıyla bu yardım faaliyetlerinin içine girmeye kalkışır. Bir köy öğretmeninden mektupla gelen yardım çağrısı ise yine bu iki karakter arasında yaşanan ego savaşı nedeniyle cevapsız kalır.


Çehov’un öyküsünde yer alan Pavel Andreyiç karakterini, “ruhundaki tüm boşluğa, kabalığa” rağmen en sonunda yumuşatan, onu kendisi ve ahlak anlayışıyla yüzleşme noktasına getiren karısı Natalya’ya duyduğu aşk olur. Kendisini karısının gözleriyle görmeye çabalar hikâye boyunca, büyük konağının odalarında gezinirken karısının bakışları ona hep “aşağılık bir herif” olduğunu fısıldar. Filmin sonunda Aydın da öyküdeki tiradın aynısını okuyarak evine döner, karısını bırakıp gidemez. Ancak Aydın’ın öyküdekine benzer bir ahlaki yüzleşme yaşayıp yaşamadığı filmin sonunda biraz belirsiz bırakılmıştır. Bu konuda filmde en belirgin ipucu, Aydın’ın satın aldığı ve yakalanışı sırasında umutsuzca çırpındığını izlediğimiz yılkı atını serbest bırakması (at üzerindeki mülkiyet hakkından vazgeçmesi) ve yine Aydın’ın vurduğu tavşanı can çekişirken izlediği sahneler olabilir.

Diğer bir referans öykü ise Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler romanında vicdanı ve inancı temsil eden Alyoşa ile romanın sonunda ölen küçük çocuk İlyuşa ve onun babası arasında geçenlerdir. Filmin en başında, Aydın’ın sorun yaşadığı kiracısının küçük oğlu İlyas, tıpkı İlyuşa’nın Alyoşa’ya saldırıp taş atması gibi, Aydın’ın arabasına taş atıp camını kırar. Hem filmde hem de romanda bu öfkenin sebebi gözleri önünde babasının dövüldüğünü gören bir çocuğun kırılan gururudur. Romanda Alyoşa’nın oldukça yoksul olan bu aileye yardım amacıyla vermek istediği parayı, baba çok ihtiyacı olmasına rağmen, oğlunun kırılan gururu nedeniyle daha fazla aşağılanmasına dayanamadığından alamaz ve buruşturup yere atar. Filmde benzer bir sahneyi Nihal ve küçük İlyas’ın babası arasında izleriz. İlyas’ın babası parayı almayı dramatik bir jestle reddederek Nihal’in vicdanını temizleme çabasını boşa çıkarır ve onun ahlak anlayışını da -filmin başında Aydın’a yaptığı gibi- mahkum eder. 



Filmle ilgili Radikal Gazetesi’nde yayınlanan yazısında Fatih Özgüven, Katherine Mansfield’in Garden Party (Bahçe Partisi) hikâyesinde yüze vurulan vicdandan bahsetmiş. Türkçe’ye Bahçede Eğlence adıyla da çevirilen bu öykü gerçekten de filmin sınıfsal konumlar karşısında, vicdanla ilgili inançsız tutumuna iyi bir örnektir. Alt sınıftan komşularının evinde cenaze varken bahçelerinde hazırladıkları eğlenceyi yapmaktan vazgeçmeyen üst sınıf bir ailenin tutumu, en insani tavır olması gereken bir erdemin (cenazeye saygının) bile sınıfsal farklılıklar karşısında nasıl tuzla buz olduğunu anlatır.

Filmdeki bir diğer önemli edebi referans ise (aklımda yanlış kalmadıysa) Shakespeare’den yapılan bir alıntıdır: “Vicdan sadece zenginleri korkutmak için söylenmiş bir yalandır. Bizim gerçek vicdanımız kollarımız ve kılıçlarımızdır.”

Verili mülkiyet ilişkileri ve onları koruyan yasalar, bizi bir yandan düzenin özüne ilişkin sorunlara yabancılaştırır, üzerlerini örterken bir yandan da bu yabancılaşma içinde kendimizi daha iyi hissetmek, egomuzu tatmin etmek ve belki de sadece Shakespeare’in söylediği gibi kötülüğün bir gün bize döneceğine dair duyulan korku adına vicdanlı davranmaya çalışırız. Oysa yapılan tüm o yardım toplama faaliyetleri, yoksullara verilen sadakalar aslında çelişkili ve ikiyüzlü bir ruh halinin ötesine geçememektedir film boyunca. Aslında Çehov’un öyküsünden farklı olarak, Aydın’ın “boş, kibirli, kaba ruhu” kadar Nihal’in küçük burjuva hayırseverliği de mahkûm edilmektedir Kış Uykusu’nda.

Son yıllarda Zeki Demirkubuz ve İranlı yönetmen Asghar Farhadi’nin filmleri ile birlikte içinde taşıdığı ahlaki tartışmalar bakımından en çok ilgimi çeken filmlerden biri oldu Kış Uykusu benim için.


İyi seyirler!


Funda Mendeş



Yorumlar

  1. Mülkiyet ve vicdan... Bu bile başlı başına merak uyandırıcı. Teşekkürler Funda Menteş. Son derece kapsamlı ve uyarıcı bu yazı için.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …