Ana içeriğe atla

Kış Uykusu'nda Terlemek


Kış Uykusu’nu izlerken terledik, evet. Çünkü Büyülüfener (Kızılay) sağ olsun, havalandırmayı çalıştırmadı, en büyük salonda, tıklım tıkış ve ter içinde izlemiş olduk filmi. AVM içinde sinema istemiyoruz, tamam, ama böyle de olmaz ki!

En Baştan Çok Önemli Not: Bu bir eleştiri yazısı değildir. Onu yapmak için gerekli sinema bilgisinden, maalesef (ya da iyi ki), yoksunum. Bu yazı bir okurun/izleyicinin, Nuri Bilge Ceylan’ın (bundan sonra NBC olarak geçecektir) son ve Altın Palmiye ödüllü filmi Kış Uykusu üzerine alçakgönüllü izlenimleridir. “Bize ne senin izlenimlerimden oğlum” diyecek olan zahmet etmesin. Ayrıca, “sanat filmi” düşmanlarının ya da ödüllü eser aşıklarının/hayranlarının okuması da tavsiye olunmaz… (Çünkü bu yazı kendini “beğenmemekle” var eden ergenimsi ruh haliyle yazılmadığı gibi, “abi çok iyi yaaa” coşkunluğuyla da yazılmamıştır.)

(Burada bir parantez daha açmak farz. Milli gurur saikiyle, daha izlemeden filme toz kondurmayanlar, NBC’nin ödül konuşmasına takılanlar, bununla oyalananlar: öfff! size be kardeşim)
Memleket yarı açık cehennem gibi. Öyle bir saçmalık, öyle bir meşruiyetle hüküm sürmekte ki herhangi bir şeyi kendi mecrasında, sakince ve doğru algılayarak konuşmak –neredeyse- imkansız hale gelmiş durumda. Bu “herhangi bir şey” içerisine maalesef sanat eserleri de dahil. Yine de bu fasit daireyi kırmanın yolu yazmak, konuşmak. Başka çaremiz yok!

Dikkat: Yukarıda bahsettiğim, bir sanat eseri karşısında takınılan iki tipik tavır, pek sağlıklı olmasa gerek, değil mi!
En sevdiğim ikinci imam ve yeğeni!
Bir sanat eseri ne anlatır, ne söyler bize? Neden yapacak onca güzel şey (bira içmek, boş boş oturmak, uyumak, sevgiliyle konuşmak, yemek yemek, vs) varken zahmete girer de bir sinema salonunun havasızlığına mahkum ederiz kendimizi? Aslında bu sorunun yanıtı, eseri yaratan kişi (sanatçı da deniyor) açısından sorulursa da yaklaşık olarak aynı yere varır; eğer dünyayı değiştirmek gibi romantik hülyalarınız yoksa, hazdan başka bir şey yoktur varmak istediğimiz yerde. İstek ve haz. Siz inanmayın yazarlık kurslarının ya da hocaların/abilerin/koçların söylediklerine, bir sanat eseri yaratmanın en temel koşulu istemektir. Değil mi ki yaşamın temeli bile istemektir; istemezseniz yaşamamayı seçebilirsiniz. Uzatmayalım. Sanat ürünü üretenin ve bu eseri tüketenin (tercihen yeniden üretenin) ortak durağı hazdır. Neyin hazzı? Evrene, insana, her şeye dair bir anlama, keşfetme, sezme çabasının hazzı. Ve hazdan sonra sorgulama başlar. Sanat tüketicisinin yapması gereken, yukarıda andığım iki sakat tavırdan sıyrılıp serinkanlı bir muhasebeye girişmektir. Her sanat tüketicisinin kimsenin müdahale edemeyeceği bir beğeni dünyası vardır. Bu dünya içerisinde, klasikleşmiş, değerli, iyi eserler bir çırpıda, tek bir sözle yerle bir olabilir. Bu sadece, bu dünyanın efendisi olan kişiye ilişkindir, başka kimseyi bağlamaz. Çok nesnel, altı doldurulabilir gerekçelerle desteklenmeyebilir de bu beğeni dünyası. Okudukça, izledikçe ve yaşadıkça beğenilerimiz oluşur, değişir, yeniden yıkılır, kurulur… Sürekli yeniden kurulan bu beğeni dünyamızın incilerini arkadaşlar arasında rahatça saçarız. Ve fakat internet, uluorta ahkam kesme imkanı da veriyor bize. Öyleyse buyrun Kış Uykusu’na! 
Uzaklara bakıp bakıp karar verememek!
1. Daha fazla dolandırmayayım: NBC, çok sevdiğim bir yönetmen değil. İlk filmi Koza hariç tüm filmlerini izledim, takip ettim. Ama Uzak dışında, hiçbirine de ısınamadım, sevemedim. Uzak muhtemelen tek sevdiğim filmi olarak kalacak. Uzak’ın senaryosuna bir edebiyatçının katkısı olduğu için belki, bir fark var o filmde.

2. Kitabın ortasından konuşmakta fayda var: Kış Uykusu, güzel görüntüler eşliğinde, ortalama oyunculukla, sahicilikten uzak bir hikaye anlatıyor. Fragmanlar gibi anlatımlar, açılıp açılıp kapanıyor. Şunu da söylemeli; her sanat eserinin temelinde anlatmak/göstererek anlatmak vardır, yani hikaye, yani tahkiye sanatı. Her sanat, kendi disiplini içerisinde bunu yapar aslında. Bazen boyalarla, bazen görüntülerle, bazen harflerle. İşte Kış Uykusu’nun arazı da burada başlıyor. Nasıl demeli, kabalaşmadan: Afilli cümleleri bir araya topladığınızda nasıl roman olmuyorsa (ki bizim memlekette o da oluyor ya, neyse), güzel görüntüleri ve iyi yazılmış diyalogları birleştirdiğinizde de…Öyle işte!

3. Oyunculuklara gelince; belki gıcık ve yalnız kızkardeş rolünü Demet Akbağ; her anını Shakespeare oynarmış gibi yaşayan Aydın rolünü Haluk Bilginer; kasabanın serseri çocuğunu (ya da problemli ama gururlu babayı, nasıl isterseniz) Nejat İşler oynamasaydı, her şey bir nebze daha katlanılabilir olurdu. Belki.

Yeri gelmişken, saydıklarım dışındaki oyunculuklar iyi aslında. Ama özellikle Suavi karakterini oynayan Tamer Levent’e şapka çıkarmak isterim. Ayrıca, hikaye sanatı açısından bakarsak, filmdeki en sahici karakter de Suavi. Tabi, Ayberk Pekcan ve Serhat Kılıç’ı da anmadan geçmek olmaz, başarılılar.

4. Elbette, Altın Palmiye almış bir filmden bahsediyoruz. Yani iyi bir film olduğuna şüphe yok. Sonuçta bu ödül, bizim memlekette verilenlere benzemez. Aynı jürinin bütün yarışmalarda köşeleri tuttuğu bir tezgah yok, en azından. Çok şükür!
Yaralı av hayvanları gibi kıstırılmış, canı ölesiye sıkılan ve ara ara tirat atan ev hanımı! 
Funda Mendeş, buradaki yazısında, filmin edebiyat referanslarını çok iyi anlatmıştı; tekrara düşmeyeyim. Umalım ki NBC ve eşi Ebru Ceylan hanımefendi, Çehov okuyup okuyup yeni filmler yapsınlar (Anton abi, sen nelere kadirsin!). Hatta ben Çehov’un mektuplarını çevireyim bir an önce, belki Türk sinemasına bir türaplık katkımız olur böylece.

Velhasıl kardeşim, sanatseviciliğime yine yenik düşüp yeni bir NBC filmi izler miyim? Herhalde yine izlerim, yine böyle bir yazı yazarım, kısmet!


Onur Çalı



Yorumlar

  1. Ünlemleri, diyecektim, belki biraz azaltmalısın. Yani bence. Saygılar :)

    YanıtlaSil
  2. Onur'cum bu filme birlikte gidemediğimize şimdi çok daha fazla üzüldüm. Çünkü bazen yazı benim için yetersiz kalıyor :) Bu sefer film konusunda sanırım senine aynı görüşleri paylaşmıyorum. Aslında yutmografya'da yazdım ve hem senin hem de Funda'nın yazılarınızı da paylaştım. Burada da yutmoğrafta yazdıklarımı paylaşayım istedim. Farklı bakış açıları her zaman yeni pencereler açmaya gebedir :) Dostluğumuza güvenerek...

    Bir “sanat filmi” düşmanlarından ya da “ödüllü eser” hayranlarından biri değilim. Nuri Bilge Ceylan'ın tüm filmlerini izlemedim ama izlediklerim ve beğendiklerim içinde “Bir Zamanlar Anadolu” filmi vardı. Filmin en çok eleştiri alan yanı, ünlü yazarların (başta Çehov olmak üzere) eserlerindeki diyaloglardan yapılan alıntılar oldu. Ben alıntı yapılamasına karşı değilim. Alıntı yapmak değil, zor olan o alıntıyı doğru ve uygun bir biçimde kullanmak ki filmde bu beni rahatsız etmedi hiç. Oyuncuları da oyunculukları da çok başarılı bulduğumu söylemeliyim.
    Filmin sahicilikten uzak olduğunu yazan arkadaşlarım oldu. Ben pek öyle düşünmüyorum. Filmde sahicilikten uzak olan tek şey vardı bence o insanların arasındaki ilişkiler. Sahte ve samimiyetten uzak ilişkiler... ve bence işte tam da bu noktada çok gerçekçiydi.
    Günümüzde bazı sanatçıların, yazar-çizer takımının bir kısmının, ne kadar yalnızlaştığını, kendisini halktan ne kadar uzaklaştırdığını, mütevazi görünüşleri altında yatan o kibri öyle güzel yansıtıyor ki bence bu aynaya bakmak da, bakanın gerçek yüzünü görmesi ve kabul etmesi de büyük cesaret ister diye düşünüyorum. Tabii bunların hepsi benim düşüncem.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…