Ana içeriğe atla

Tuhaf Bir Pazartesi Yazısı

“pazar günleri pazartesi alır beni”
Haftanın Sonu, Pinhani


Balkan göçmeniyiz biz. Ben burda doğdum, annem babam da öyle. Ama anneannem, allah rahmet eylesin, hele alzheimerı ilerledikçe oraları anlatır dururdu. Uzun saçlarım vardı o zaman derdi, ne güzel kilimler dokurdum derdi. Bir tanesi bizim evde hâlâ durur. Kırmızısı baskın, eski bir kilim.

Hastalığı ilerledikçe beni unutan anneannem bu halıyı unutmazdı, oraları unutmazdı. Çünkü oraların diliyle konuşurdu. Tamam, Türkçe konuşuyordu ama işte araya Sırpça/Pomakça sözcükler katarak. Katmasa da, Zeki Müren gibi konuşamazdı zaten Türkçe’yi. Pazarertesi derdi mesela. Nedense bunu hatırladım şimdi, bu yazı için oturduğumda. Doğrusu, anneannemin Pazarertesi deyişini hatırladım da oturdum yazmaya.
“Karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var. Karşı çıkmak istediğim kurallar var. Öfke içinde büyüyoruz. Oturduğumuz semte, sokağa, odalara, eşyalara, kış aylarında güçlükle ısıttığımız, eskimiş, ortası çukur pamuk yataklara öfke duyarak büyüyoruz. Yaşam yalnızca sokaklarda. Bir canlılık var sokaklarda. Güzel olan, gerçek olan, kentin insanları, kalabalık, dış dünya. Dış dünyanın insanın kulaklarına varan uğultusu.”

Böyle diyor Tezer Özlü.

Ama bizim sokaklarımızda ölüm var, zulüm var. Öfkemiz içimizde patlıyor sürekli. 1984’teki Doğruluk Bakanlığı iş başında. Neredeyse ölülerimizin topraktan tekrar çıkıp “Biz kendiliğimizden öldük, kimsenin suçu yok,” dediklerini söyleyecekler, resmi açıklamalarında. Sakince ve ciddi ciddi konuştukları resmi ve gayrı-insani açıklamalarında.

İletişim Yayınları’ndan çıkan Mutsuz Olmak diye bir kitap okudum geçenlerde. Bir dostum önermişti, vermişti. Kitapta depresyon ve melankoli de karşılaştırılıyor. Depresifler ve melankoliklerin farkları da anlatılıyor. Özellikle intihar konusundaki farklılıklarından sonra iyice anladım ki ben bir melankoliğim.

Kitaptan aklımda kalanlarla birlikte kafamda iyice netleşen şu, bir melankolik olarak hissiyatım şudur: Hem bireysel hem de toplumsal anlamda, yani hem benim hem de benim dışımdaki herkes için geçerli olan bir şey var bence: Hiçbir şey olması gerektiği gibi değil, daha da kötüsü, hiçbir zaman olmadı ve olmayacak da!

İşte bunun verdiği huzursuzluk geçmez. Geçmeyecek.

Dağılmış pazar yerlerine benzeyen dünyamızda ve memleketimizde, en ufak zevklerimiz, heyecanlarımız bile lüks oluyor. Haram oluyor. Anlatmaya gerek var mı uzun uzun, hepimiz biliyoruz nedenlerini.

Bu sıralar dönüp dönüp dinlediğim bir türküdeki sözleri uyarlarsam: Elim tutmaz yazamam ki yazımı/vah bana bana bana.

Aslında, hepimize vah! Ama işte hayat, avuntusuz sürdürülebilir bir şey değil. Avuntu ve umut lazım. Benim, evrende bir toz zerresi bile olmayan benim, avuntum da yazmak. Okumak, yazmak.
Öyleyse devam. Pazartesi’ye dair bir şeyler yazacaksam, mutlaka Pazar da olmalı. Çünkü Tezer Özlü’nün anlattığı o memur evlerindeki Pazarlardan geçtim de büyüdüm ben. Şimdi otuz yaşımdayım. Hâlâ içim sıkılır Pazar akşamları.

Cumartesi günleri, hele ki mevsimlerden de yazsa, ne güzeldir oysa. Dışarı çıkarsınız, gerçek dünyaya, sokaklara ya da balkona; ılık, rahat bir hava vardır. Ne iş vardır ne de ödev. Banyo günü değildir bir kere. Ütü günü değildir.

Pazar akşamı gelip çattığında ise, Pazar sabahı içinizde çöreklenmeye başlayan sıkıntı doruğa çıkar. Hayalleriniz, büyük büyük düşünceleriniz gelip ütü masasına toslar. Banyo, tıraş, tırnaklar kesilir. İş stresi başlar ya da okul. Hafta sonunun hiç bitmeyecek gibi süren geniş rahatlığı daralır daralır, midenize oturur.
Dostlarıma, çok sevdiklerime muhakkak farklı bir hitapla seslenirim, anarım. Bir hacitom var mesela. İşte hacitomun tavsiyesi üzerine, yine ondan ödünç aldığım bir kitap okuyorum: Acayip Bir Başlangıç. Monika Maron’un Türkçe’deki ikinci kitabı. İyi ve güzel bir roman. Bir yerinde şöyle bir şey yazmış Monika Maron: “Takım elbise bir tür deli gömleği olarak görülüyordu, takım elbise giymek zorunda kalanlar tımarhanelikti, yani ya tutsak ya da budalaydı.”

Ve böylece Pazarertesi'ne geliriz.

Evden çıkar çıkmaz sigara yakarız. Çünkü boynumuzdaki modern yularla hem tutsak hem de budala gibi hissederiz.

Sırf başka bir şey yapmayalım diye bizi iş yerlerine, okullara, kışlalara ve hastanelere topluyorlar. Bunu iliklerimize kadar hissederek öğleyi zor ederiz. Çay, sigara, sıkıntı derken minik bir dükkanda ev yemekleri yemeye gideriz.

İşte orada birdenbire, ansızın, hiç beklemezken, en ünlü ve bol yetişen mahsulü yalan olan dünyamızda gözlerimizin içine dosdoğru bakan bir gülümsemeyle karşılaşırız. Güneşli bir cumartesiye benzeyen bir gülüş. Pazartesi’yi unuturuz.

Hayat böyledir çünkü. Kara kırmızıdır.


Onur Çalı


Edebiyatı bir kardeşlik/dostluk duygusu olarak yaşıyoruz biz. Ben ve böyle düşünen dostlarım. algodón edebiyat da Parşömen’in kardeş bloglarındandır. Hiç yüzyüze görüşmemiş olsak da arkadaşımızdır. Bu yazı, daha önce, pazartesi yazarı olarak konuk olduğumuz algodón edebiyat’ta yayımlanmıştır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…