Ana içeriğe atla

Zehir Hepimizin İçinde


Melike Uzun
Modern zaman geçmiş ile gelecek arasında sıkışıp kalmış bir şimdiyi işaret ediyorsa, modern sonrası dönem sıkışıp kalmış bu şimdinin atomize edilmesini vurgular. 1990’larda ortaya çıkan öykücülüğümüz, bu atomize olma durumunu biraz geç kalmış bir şekilde ele alarak, toplumdan kopan bireyin öykülerine yönelmişti. Oysa parçalanma, sadece bireysel bir durum değildi ki. Kişi, toplumsal kötülük damarlarına zerk edilirken, küçük olaylarla bu zehri dışa vuruyordu. Bunun anlaşılması ve hâkim bir tema olarak öyküde yer bulabilmesi için 2000’li yılları beklememiz gerekti. 2000’li yıllardaki bu yönelimi izlemek için hem toplumsal olarak yaralanan bireyin travmalarının dışavurumu nasıl anlatılabilir sorusuna verilen mütevazı cevapları ele almak; hem de travma dışavurumunda ortaya çıkan kötülüğü anlamaya çalışmak gerekiyor.
Zehir Akarken

Melike Uzun’un yeni çıkan öykü kitabı Kürar da tüm hayatımızı saran travmaların patlama noktalarına işaret etmeye çalıştığı için incelenmeye değer. Kürar, epigraf öykü Rüzgârın Estiği ile başlıyor. Masal-öykü formundaki epigrafta Ebu Turab’ın üvey oğlu Mülcem, “Ölümüm, iyilik yaptığımın elinden olacak” diyen koruyucusunu zehirli bir kılıçla öldürdüğü an, kâbus dolu bir uykuya dönüşüyor. Uykudan uyanmak için gözünü kapayan Mülcem kendi geçmişine dönüyor. Uzun’un kitaptaki diğer öyküleri de kötülükten uyanmak isteyen günümüz insanının gözünü yummaya çalışması ile karakterize edilebilir.

İlk öyküden -Üzgün Balık Başları- başlayarak, küçük zaafların ve bunların yol açabileceği kötülüklerin peşine düşüyor Uzun. Kendi halinde namuslu bir esnaf olan Selo’nun Azra’ya karşı zaafı, Azra’nın içindeki yaranın kabuğunu aralıyor mesela. Üzgün Balık Başları’ndaki kimse iyi ya da kötü olarak etiketlenemiyor. Selo “Bir günah işlemiştim, birkaç saniyelik bir günah” derken aslında erkeklerin asırlardır işlediği bir günahın vebalini ödemek zorunda olduğunu unutuyor. Azra için ise kendine yönelen bu “masum” kötülük büyük bir tepkiye dönüşüyor. Öykünün sonunda suçlanacak ya da aklanacak bir karakter kalmıyor ortada. Öykünün gücünü ortaya attığı sorulardan aldığını hissediyorsunuz.

Bu noktada Melike Uzun’un birbirini tamamlayan ya da birbiriyle konuşan öyküler yazdığını söylemek zorundayız. Kitabın ilk bölümü Zehir, kendi içimize yayılan kötülüğün nasıl toplumsal kötülüğe hizmet edebileceğini de anlatıyor aslında.
Kimse Susturamadı Rüzgârı…

İkinci bölüm Zemberek ise toplumsal kötülüğün yayılışını betimleyen Rüzgârın Getirdiği epigrafıyla açılıyor: “Ebu Turab’ın laneti tüm zamanları, tüm toprakları tuttu. Rüzgâr kötülüğü her yere savurdu. Sokaklara, ev içlerine... Fareler çoğaldıkça rüzgâr arttı, rüzgâr arttıkça kötülük yayıldı. Kediler dönüp dursa da farelerin peşinde, kimse susturamadı rüzgârı.”

Zemberek’in ilk öyküsü Sığ, rüzgârın sesini susturmak için kendi iç müziğine sığınan ben-anlatıcının çaresizliğini anlatıyor. Günlük hayatın bunaltıcılığı içinde debelenirken viyolonsel sesine sığınan anlatıcımız her nereye giderse gitsin rüzgârın sesini susturamayacağının ayırdına varıyor. Kendi kıyısının sığlığını fark edememek büyük bir sorun Uzun’a göre. Belki de insanı kendisiyle hesaplaşmaya çağırmanın ötesinde bir yere davet etmesi bundan. Uzun, bizden bir itiraf bekliyor gibi. Çünkü kendi sığlığımızı itiraf etmediğimiz zaman, Sığ’ın ben-anlatıcısının tespitine -“Nasılsa, herkes kendi kıyısında boğuluyor”- kurban olacağımız kesin.


Karanlık, Yoğun, Sarsıcı
Kürar, karanlık öykülerden oluşuyor. Kullanmayı sevmediğim ama kaçınılmaz olarak içine çekildiğim bazı kelimelere sığınmam gerekirse Kürar’ın yoğun ve sarsıcı oluşunu bu karanlığa borçlu olduğunu söyleyebilirim. İşkencede konuşmaktansa belleğini boynuna sabitleyen tutsağın, kuru ekmeği baldıran otuyla tatlandıran çocuğun, evin içine yayılan rüzgârın sesiyle birbirini öldürmeyi isteyecek kadar körleşen anne-kızın öyküsüyle karşılaşıyoruz Kürar’da. Okuru iki arada bir derede bırakan bir okuma deneyimi bekliyor. İyilik nedir? Kötülüğün kaynağı nedir? İyimserlik neden kötülüğe kapı aralama potansiyeline sahiptir? gibi sorular yankılanıyor kafanızın içinde. Her öykü farklı bir soru yarattığı için yavaş yavaş bir yoğunluğun içine çekildiğinizi hissediyorsunuz.

Melike Uzun, yüzeyde görülen çatlak ve yarılmaların gerçekliğin görünen başka yüzleri olduğunun farkında. Bu farkındalık onu yarık ve çatlaklarda oluşan yıkıcı eylemleri yeniden yorumlamaya yönlendiriyor sanki. Uzun, bir olasılık olarak umuttan bahsetmiyor. Daha çok yaratıcı yazarın gündüz düşlerinin peşine gittiği hissine kapılıyorsunuz. Bu noktada Bloch’un ifadelerini hatırlamakta fayda var: “Umut etmek düzensiz gündüz düşünden ve onun kurnaz suiistimalinden çıkarılıp alınabilir, uçup gitmeden aktif kılınabilir.” Melike Uzun Kürar’da, umudun uçup gitmeden aktif kılınması için öncelikle kendi gerçeklerimizle yüzleşmemiz gerektiğini; bu gerçeklerin ise toplumsal olandan koparılamayacağını anlatmayı amaçlamış. Okunmalı, okunsun diyorum.


Doğuş Sarpkaya



Yazı, BirGün Kitap’ta da yayımlanmıştır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …