Ana içeriğe atla

Birtakım İyi ve Güzel Öyküler


Sizi bilmem, ben yakın yaşlarda olduğum yazarların yazdıklarını daha da fazla bir merakla takip ediyorum. Kuşak fetişizmi mi? Sanmam. Kıskançlık? Yok ulen sen de, hadi ordan! Aşağı yukarı aynı yollardan geçtiğimiz (hiç taso oynayanla oynamayan bir olur mu), aynı zamanlardan geçtiğimiz (28 Şubat’ta nabıyorduk lan biz?), belki aynı okullardan geçtiğimiz (bat Beytepe bat) kuşaktaşlarımın iyi edebiyatlarından, ne yalan söyliyeyim, kıvanç duyuyorum. Hazır kuşak işlerine girmişken; edebiyatı keskin kuşaklara ayırmak her zaman ne mümkün oluyor ne de sağlıklı. Son zamanlarda, görmüşsünüzdür, 2000’ler öykücülüğünden bahsediliyor. Böyle bir realiteden bahsetmek için henüz erken belki. Ama eğer olacaksa, kıyısından ucundan benim de içinde yer alacağım bu kuşak için şunu söyleyebilirim: 2000’lerde öykü yazanlar, geçmiştekine kıyasla (ve şiir ve roman yazanlara kıyasla), birbirlerini çok daha fazla okuyorlar. Beğenilerini, eleştirilerini esirgemiyorlar. Sanal ortamlarda da olsa zaman zaman, daha fazla temas ediyorlar birbirlerine. 2000’ler öykücülüğünden bahsedilecekse ilerde, alamet-i farikası olarak ilk bu söylenecek. Bence.

İkinci diyeceğim şudur: Yolu şiirden geçen öykücüleri daha çok seviyorum. Yazdıkları bana daha bir iyi ve güzel geliyor. Bunu bir süredir kendime bilgi etmiştim ama açık açık söylemek yerine, mahcubiyetle mırıldanıyordum. Bir şekilde şiir yazmaya çalışmış, hala yazan, bunları geride bıraktıysa bile, zaten hala iyi bir şiir okuru olan öykücüler kendilerini belli ediyorlar. Nasıl demeli, şiirce bakışları sızıyor yazdıklarına. Öykülerine koydukları başlıklardan, kullandıkları epigraflardan bile onların bu bakışlarını rahatlıkla fark edebiliyorsunuz. Şiirden geçmiş öykücü adam/kadın, elindeki taşın kıymetini daha iyi biliyor. Zarifçe oynuyor dille, zarifçe oyuyor sözcükleri.

Alper Beşe de yolu şiirden geçen yazarlardan. Benim önce şiirlerini okuduğum bir öykücü. Sonra blogunda, yenidoğan oğluna Ali İsmail abisini anlattığı yazısını okudum. Sonra da, kitabını bulmak için birtakım olağan tuhaflıklar yaşadım.

Dostlar, Romalılar, yurttaşlar, yazma hevesiniz var, karalıyorsunuz da bir şeyler, ama henüz kitabınız yayımlanmadı mı? Aman diyeyim, hiç kalkışmayın. Neden mi? Oooo, şimdi anlatmaya kalksam zamanın beyni durur, denizler kurur!

(Yine de dayanamamak) Telif, kitabınızın fark edilip okunması gibi hususlara filan girmiyorum bile. Kendi kitabınızı sizden habersiz tekrar tekrar basarlar, sizin haberiniz bile olmaz. Bunlara da hiç girmiyorum. En basitinden şöyle bir şey yaşarsınız: O günlerde, önündeki oturma yerlerini bloklamak için demir çit çekmişti Büyük Dost. Zaten gıcıktım. İçeri bir girdim, yılbaşı öncesi Migros ortamı, 3 M’i düşün, öyle bir şey. Kitapçıdan çok manav reyonu gibi. Bir şey sorarsın, bilmezler. Dergi sorarsın, gelmemiştir. Neyse. Öykü kitaplarını zaten bulamazsın, kırk yıldır dolaştığın yerde sormak zorunda kalırsın. Öyle görünmeyecek, öyle saçma sapan bir yere konulmuştur ki aradığın kitap (öykü yazarsan senin kitabın da böyle olacak dostum, uzak dur demem işte bundan ötürü), illallah edersin. Çıkarken, marketin en işlek yerine cafcaflı bir şekilde yerleştirilmiş olan “Ayın Elemanı” absürtlüğündeki “Ayın Çok Satanları” kitaplarını görürsün, la havle çekersin!
Bir öykü kitabı ararken yaşanılan bu olağan tuhaflıklardan sonra, Alper Beşe’nin “Bir Takım Tuhaflıklar” kitabını elime aldığımda, hele ilk birkaç öyküyü okuduktan sonra, yukarıda andığım o “aynı yollardan geçmişlik” duygusunu iliklerimde hissettim. Öyle ya, Beytepe’de, Edebiyat Fakültesinin A girişinde, belki yan yana sigara içmişizdir (tamam tamam, Eylül Akşamı romantizmi yapmaya çalışmıyorum). Zaten bu yakınlık, aynı mekanları paylaşmış olmaktan gelmiyordu sadece, öykü dünyalarımız da birbirine komşuydu sanki. Ben böyle hissettim en azından.

Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölümdeki öykülerde yer alan anlatıcı karaktere öyle yakın hissediyorum ki kendimi! Gürültülü ve reklam panolarıyla, kariyerist mallarla dolu bir dünyada, rüyadaymış gibi sesi çıkmıyor adamın. Sanki kötü bir rüyada ve bağırsa da kimse duymayacak zaten. Çok sevilen deyimle, o bir loser. Kentsel dönüşümle birlikte bireysel dönüşümünü (yıkımını) yaşayan karakterin hikayesi, Turgut Uyar'a ve Metin Altıok'a selam çakılarak anlatılıyor. Bu bölümdeki bir öyküyü (Terapi) -internette zaten yayımlanmış olduğu için sakınca görmüyorum-buradan okuyabilirsiniz.

İkinci bölümdeki öyküler, kitaba adını verenler: Birtakım Tuhaflıklar. İçim ürpererek okudum bazılarını. Gölge Oyunu’nu izlerken duyduğum o tatlı tatlı kaşıyan huzursuzluk sardı içimi. Biladerim içerde müzik dinlediği için mutfaktaki küçük masaya yerleşmiştim. Sigaramı yakıp pencereden başımı uzattığımda kiraz ağacını görür gibi oldum. Asabiyeci Sinan Ferid’e görünmek istedim. Martıdan korkan oğlan gelip rüyasını anlatacaktı sanki, kulak kabarttım, banyodan ses gelmiyordu neyse ki!

Üçüncü bölümdeki öyküler, ikinci bölümdekilerle akraba. Ama o bahsettiğim, yolu şiirden geçme hali, üçüncü bölümdeki öykülerde daha bir belirgin. Ben, Edip Cansever’in kitabın son öyküsünü okuyacak kadar bir süre için diriltilmesini talep ediyorum yetkili makamlardan (üstüne bir de rakı ve sigara içmelik zaman olsun, n’olur). Son bölümdeki bu öykülerde anlatıcı değişiyor, öyküdeki farklı kişiler söz alıyorlar. Ne tuhaf, herkes bir yerlere bakıyor. Farklı yerlere. Kitabı bitirdiğimde bir keder gelip oturuyor masaya (bunda bir tuhaflık yok, güzel şeyler kederi çağırır). Peki, nasıl karşılanır keder? Evde içki yok, saat onu geçmiş, bir şey gelmiyor elimden, mahcup oluyorum kederime.

Alper Beşe
Burada parantez açmak isterim. Son zamanlarda öykü seçkilerinde artış var, malumunuz. Bu seçkilerdeki öykülerin geneli kötü ve çirkin. Anlaşılır bir şey bu, olağan. Ama bazen de mücevher gibi öykülerle karşılaşırsınız o seçkilerde. Daktilo öyküsü, söz gelimi, 12 Eylül Öyküleri Seçkisi gibi bir seçkide yer alsaydı, o seçkideki en iyi öykülerden biri olurdu. Öyküler için son sözlerimi edecek olursam: çok yerinde göndermeler; ironi; susulan anlarda konuşulanların, Wittgenstein’a inat anlatılmaya çalışılması; sessizliğin karşısına sözcükleri koymaya çalışmanın o her dem şerefli mağlubiyeti… Ezcümle; enfes!

Başlığı da açıklayıp sizi bu öykülerle başbaşa bırakmak isterim. İyi ve güzel öykü nedir? Bilirsiniz işte, bazen bir öykü okursunuz, iyi öyküdür, sağlam işçiliği vardır, dili iyidir, kurgusu bilmem ne harikadır. İyi olduğunu teslim etmekle birlikte, bir nedenle, kendinizin de açıklayamadığı bir nedenle belki, sarmaz sizi o öykü. Ama bazısı da vardır ki hem iyidir hem de çok seversiniz. Güzeldir çünkü. Eee, bu iş böyledir, insan güzel bulmadığı hiçbir şeyi sevemez, sevdiği şeyi de güzel bulur. Sevginin nedeni/gerekçesi olmaz zaten (sevgi anlaşmak değildir). Ben bu öyküleri neden sevdiğimi, belki bu yüzden, adam/kadın gibi anlatamadım. Siz okuyun, kendi nedeninizi kendiniz bulun a dostlar!

ONUR ÇALI

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …