Ana içeriğe atla

RİTİM


Bir.
Deniz gören bir kahvede yalnız bir kadın gördüm mü dayanamazdım. Kadın, en uzağa bakmaya çalışır gibi, gözlerini kısar. Omuzları içe kapanmıştır. Beni en çok o omuzlar hüzünlendirir. Yanına kimsenin oturmayacağından emin garsonlar, masasındaki diğer sandalyeleri çekip başka masalara vermişlerdir. Bu da yetmezmiş gibi kadıncağız ne zaman bir çay daha isteyecek olsa gözleriyle dakikalarca garson aramak zorunda kalır. Arka masasındaki kahkahaları olgunlukla karşılar, nasıl olsa zamanında kendisi de pek çok gülmüştür. Şimdi saçma kahkahaların sırası değildir. Mesele, burada, deniz gören kahvelerde oturan tüm kadınları temsilen oturmak, içilebilecek kadar çay içip zincirleme sigaralar yakmaktır.
Ben kadının ardında durur, onu bir süre izlerdim. Garsonu çağırır, eline biraz para bırakıp o masaya bir çay götürmesini buyururdum. Kaybolurdum. Böyleydim, bu kadardım. Bütün heyecanım, vicdanımın rengini açan tek şey buydu. Gün boyu yürür, kahveleri gözlerdim. Akşam olup kadınlar evlerine çekildiğinde, ister istemez ben de evimin yolunu tutardım. Gece boyu bir demlik çaya başımı yaslardım. Topal kedimle uğraşırdım. Geceler geçsin diye kadınları, omuzlarını, ağır aksak çay içişlerini çevirirdim zihnimde. Denizler, kadınlar, omuzlar...
İki.
Çatılara çıkıp şehre bakıyordum. Bir avuç kuş, bir avuç ağaca saklanıyordu. Evlerin birinden piyano sesi, evlerin birinden öpüşme sesi... Güneş hep çatlak duvarlı evlerin üzerine batıyordu. Sokaklardan geçerken nem kokusu başımın içini basıyordu. Konuşulan dili anlamıyordum. Koltuğumun altına sıkıştırdığım kitapları okumuyordum. Yanımdan geçip giden insanların tatlı ekşi ter kokularını bir süre burnumda tutuyor, ardından burnumu koparıp denize atmaya çalışıyordum. Metro girişindeki merdivenlere oturup, saydığım ayakkabılarla yeni bir ülke kurma düşüncesi aklımdan çıkmıyordu. Kendimi yazmaya davrandığım her seferinde, yazdıklarıma ‘bir uyumsuzun notları’ gibi klişe başlıklar buluyordum. Ben uyumsuz değilim, ben deli değilim, yazılı kâğıtları karalıyordum.

Doğru düzgün yapabildiğim şeylerden biri yürümekti. Çatılara çıkmak artık yorucuydu. Oysa yürümek… Durmadan, hızlı, yavaş... Denizin kenarından usulca...

Bir kahvede durdum. Oturdum. Çay söyledim. Orada, tek kişilik sandalyem kadar sözüm vardı. Beş kişilik çay içmem lazımdı. Kalkacağımda bir çay eksik hesap ödedim. Önemsemedim. Ertesi gün uzun yürüyüşümü yine aynı kahvede bitirdim. Yine bir çay az para çıktı cebimden.

Beş, on, yirmi beş… Bir akşam hesap tam geldi. Sabahla akşam arasında ritim tutturmaya çalışırken hayata, eksildim sanırken çoğaldım.
Üç.
Dizginleri iki avucumun içinde tutup kendimi atımın üstüne çektim. Topuklarımı üzengiye basıp atı dürttüm. Adeta yürüdük. Sabahın pusu zeytinliklerin üzerinden dağılıyordu. Taşlık yolu tuttuk. İsimsiz küçük köyü geçtik. Çocuklar daha ilerideki büyük köyün okuluna gitmek için toplanmışlardı. Ortalarından geçerken, çığlık çığlığa ata dokunmaya can atarak peşimden koşturdular. Durup kara oğlumu okşamalarını bekledim.

Dizginleri biraz salıp oğlanı rahat bıraktım. Aşacağı tepeden sonra ineceği koyu bilirdi, üzmezdi beni. Topuğumla karnını okşadım. Süratliye kalktık, zaman inceldi. Koptu. Capcanlı toprağa baktım. Üç ağaç gövdesinin kuruyup dallarını saldığı mavi göğe... Nal sesinin kulağıma doldurduğu yerlerde zevkle kıpırdandım. Ilık hava yüzüme karıştı. Tık tıkıdık tık tıkıdık geçtiğim bu toprakların saklayıp yoğurduğu bir anlatılmamışlık vardı. Milyonlarca nalın basıp geçtiği patika yolun dillendirilmemiş masumiyeti…

Rüzgârın hırçınlığının eve gitme güdüsünün üstüne kurulduğu, çalılıklarda yakılan ateşlerin alelacele söndürüldüğü, insanların sahip olmadıkları her şeyi özledikleri kısık bir anda, kurbağa seslerinin izini sürüyorum. Atımı seslerin içine sürüyorum.

Demircili Köyü’nün yokuşunu iniyoruz. Sağda aniden deniz beliriyor. İşte!

İleride koca bir ayçöreği gibi kıvrılmış kıyı ve kendini bandığı turkuvaz deniz. Dizginleri toparlayıp sertçe oğlanın karnını dürtüyorum. Dörtnal tepeden aşağı kendimizi bırakıyoruz. Tok nal sesleri... Atımın güçlü burun deliklerinden taşan nefes...

Ritmi hiç bozmadan dörtnala dalıyoruz denize.
Nazlı Karabıyıkoğlu

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …