Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Eylül, 2014 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

DELİDUMAN

Emrah Serbes’in son romanı Deliduman aldığı olumlu ve olumsuz eleştirilerle üzerinde çok konuşulan, çok satan bir roman oldu.

Sanat eleştirisi örtük veya açık bir sanat tanımına dayanır.(*) Ama herkesin üzerinde anlaştığı bir sanat, daha dar anlamda da bir edebiyat tanımı yok. Buna karşılık eski Yunan’dan bu yana süregelen tartışma ve düşüncelerle oluşmuş sanat, edebiyat kuramları ile farklı tanımlar var. O nedenle, aynı roman için zıt yargılara varılması sık karşılaştığımız bir durum. Eserle ilgili değer yargısı, eleştirmenin öznel yargısı değil de, belli bir edebiyat anlayışının içinden kurulmuş, nesnel ölçütlere dayanan bir yargı ise, iki zıt yargıdan ikisi de doğru olabilir.

Kundera’ya göre, bir tür olarak romanın tanımlayıcı özelliği, tarihsel ve toplumsal gelişim içinde bireyin farklı varoluş biçimlerini, var olabilme biçimlerini açığa çıkartması, aydınlatmasıdır. İyi romanda birey, bir dönemin veya çağın gerçekliğini kendinde temsil eden “ben” olarak ortaya çıkar. Yazar, soyut dü…

dallar ve gövdeler ve gölgeler

“Mesela, neden senin odanda duran, sen sandalyende ya da çalışma masanda otururken, uzanırken ya da uyurken seni bütünüyle gören mutlu bir dolap değilim? Neden değilim?”
Franz Kafka (Milena'ya Mektuplar)

Aramızda hep bir şeyler oluyordu: Bazen bir ağacın yaprakları (seni tam göremiyordum, yağmur yağmış oluyordu, yaprakların bazısının beli bükülmüş oluyordu damlalardan, bazısı direniyordu, bazısı koyveriyordu üstündeki damlaları, sonra, o vazgeçen yaprak ve ben ağlıyorduk damlalara, yere düşen damlalara, yaprak soluyordu hemen, benim gözlerim nemleniyordu, iyice göremiyordum seni o zaman), bazen ağacın gövdesi (sanki ormanda mıydık, çok kalabalıktı her yer, aramızda bir gövde kalabalığı oluyordu, ağaçların ölmesini istiyorduk bu yüzden, sonra bu isteğimizden utanıp başımızı öne eğiyorduk, böylece tümden ortadan kalkmış oluyordu birbirimizi görme olanağımız), bazen de ağacın gölgesi (en kötüsü de buydu işte, yazdı, var olan her şeyin gölgesi bize engeldi sanki, yaz içimizi ısıtıyordu …

yaz/sen ahikuları

olurdu soğuk yağmurlu çirkin bir yaz olurdu sen gelmeseydin
yaz meyveleri karpuz kavun nar zeytinlikteki incir ama en çok sen
kumdan sen denize baktım yoktun denizde ben de kumdan sen yaptım olmazdı dünyamızda yaz yazımızda güneş ay sen doğmasaydın
sanabakan günebakanlar güne bakarlar ne var ben sanabakan
yaz bilgisi seni yaz bildim (yazı sen bildim) hiç bitmeyecek bir yaz öyle yaşıyorum

Onur Çalı

Gard dergisinin 8. sayısında yayımlanmıştır.

Bütün Gelinler Birbirine Benzer

Nazlı'ya

Parkın içindeki nikah salonuna sürekli birileri girip çıkıyordu. Nikahlar arasında çok kısa süreler olduğundan, henüz evlenmiş ve birazdan evlenecek olan çiftler birbirine karışıyor, bir gelin çiçek demetini atarken, bir diğeri de beş dakika sonra söyleyeceği tek kelimelik repliği için son hazırlıklarını yapıyordu. Akrabalar, arkadaşlar ve nikaha görev icabı gelmiş olanlar kısa bir gözlemle ayırt edilebiliyordu.

Biz de beş dakika önce evlenmiş arkadaşlarımızı bekliyorduk. Fotoğraf çekilip mutluluklar dileyecektik. Adettendir. Yoksa hiç de içimizden gelmiyordu. Çünkü hava kapalıydı ve dünya başlı başına bir evdi zaten. Başka bir eve girmeye gerek yoktu. Ama yine de bekliyorduk. Adettendir.
Yanımıza bir adam yaklaştı. Başta dilenci sanıp, sevgilimi elinden tutarak biraz daha arkama çektim. Ne olur ne olmaz. Fakat adam durdu, elindeki kocaman çuvalı açtı. Nikah şekerleriyle doluydu çuval, çeşit çeşit. Buzdolabı magneti olarak tasarlananlardan tutun, üstüne fotoğraf basılmış ol…

Proust’un Kısa Hali ya da Haiku-Öykücü: Lydia Davis

Seda Tunç’un uzunhikâye’deki çevirileri sayesinde tanıdım Lydia Davis’i. Sonra oturduk, çevirileri çoğalttık (ortak bir iş ama Seda Tunç’un katkısının daha çok olduğunu söylemeliyim). Aşağıda, Lydia Davis hakkında özlü biyografik bilgiyi ve öykülerinden minik bir derlemeyi bulacaksınız. İyi okumalar!
Onur Çalı


Yaptığı çevirilerle Marcel Proust’u, Jean-Paul Sartre’ı, Michel Foucault’yu İngilizceye kazandırmışlığının yanında, kendine çok özgü hikâyeciliğiyle de tanınan Lydia Davis, iki yılda bir verilen ve 2009’da Alice Munro’nun aldığı Man Booker Ödülü’nün 2013 yılı sahibi.
Yapısı ve eti-kemiğiyle maharetle damıtılmış Davis hikayeleri, özellikle çeviri sürecinde minimalist oymalarıyla ince işçiliğini belli ediyor. İnsan psikolojisinin ve ilişkilerinin eski kodları, Davis’in dar alanlara sıkıştırdığı cümlelerden buharlaşarak düşünceye bazen tiril tiril yayılabiliyor. Sıradan görülene olan yakın ilgisi, minimalist biçimciliği ve sadeliğini yitirmeyen dili, 1960’larin Frank O’Hara’lı, John …

AMCAM ŞAİR BEN ŞAİR

Gidip şarap almalı beş kuruşluk da fülüt İçip içip sonra da bir güzel ağlamalı Topal Ulviye var ya, hani gecekondulu Genelevin üstüne şıp diye damlamalı
Aktarın karısından umutlar kesik artık Beyaz bir laf söylense memeler otuz iki Ellerine mozarttan uzansam usulcacık Kolları bileklerden dirseğe bilezikli
Bu dünyada ya adam olmalı ya da zengin Amcamsa sabah sabah burnu çay bardağında Ha babam şiir yazar şu cennet vatanına Tam gülesim gelecek, pırr… sekiz on güvercin

Ataol Behramoğlu

(Şairin Bir Gün Mutlaka adlı kitabından, 1963 tarihli bir şiir)


17 Hece

kol kola girmiş yaklaşıyor bulutlar güneş panikte

sendendir bu hal düş gözü, şiir tadı zalım dolunay

gözümün feri kirpiklerimden aktın göğsüm üstüne

lacivert, dedim en derini gönlümün mavide kaldın

bu koku bu tuz alıyor beni senden göğe katıyor

kalandan giden acıya bölünen ten rakı içelim
Eylem Temur

BÜYÜK, BEYAZ BAHÇE

“Güller yığan bir adam olsun isterdimbabam Didem Madak

Yağmur az önce durdu. Durdu ama damlalar usulca düşmeye devam ediyor çam yapraklarının sivri uçlarından. Bu yüzden, annem şemsiyesini henüz kapatmıyor. Ben ise çoktan kapattım küçük mavi şemsiyemi. Damlalar kafama düşsün, saçlarımın arasından süzülerek yüzüme, gözlerime yayılsın istiyorum çünkü. Çünkü karşımda ağlarken annem, gözlerini boşluğa dikmiş hüngür hüngür ağlarken, ben ağlayamıyorum. Gözyaşlarım içime akıyor sanki. Kendimi kötü hissediyorum. Hiçbir şeyden eksik kalmamam gerektiğine inandığım yaşlardayım. Elimden bir şey gelmiyor.

Ağaçlardan kafama düşen, saçlarımın arasından süzülerek yüzüme ve gözüme yayılan damlalar da kesiliyor bir süre sonra. Fakat annem şemsiyesini kapatmıyor. Kahredici bir boşlukta gözleri. Evde olsaydık, elimi gözlerinin önünde sallayıp, dalıp gittiği yerden çekip çıkarırdım onu. Evde olsaydık, bunu yaptıktan sonra yanağına bir de öpücük kondururdum. Evde değiliz ve anladığım kadarıyla durum çok cidd…

Dost: Vüs’at O. Bener’in Öykü Dünyasına İlk Adım

Vüs’at O. Bener’in 1952’de yayımlanan ilk öykü kitabı Dost’taki öyküler yalın bir dile sahip oluşları ve fazla sözcük kullanımından sakınmaları ile öne çıkar. Bu iki belirgin özellik ilkin Sait Faik öykücülüğünde görülmüş olsa da, Bener, öykü kişilerinin güçlü içselliği ve ruhsal gelgitlerini gündelik dile ustaca yedirerek kendi özgün dilinde yazmayı başarmıştır. Bunun yanı sıra her bir öykünün hemen ilk cümleleriyle güçlü bir atmosfer kurmanın yetkinliğine de sahiptir.

Şimdiye dek Dost’a dair yazılanların üzerine yeni bir şey eklemenin, tekrara düşmemenin zorluğunun farkındayım. Bu zorluğu, hakkında pek konuşulmamış öykülere eğilerek ya da üzerinde zaten kalem oynatılmış olanlara farklı bir açıdan bakmaya çalışarak bir nebze olsun aşmayı umuyorum.

İlkin, kitabın basılmasında başarısının etkin rol oynadığı, kitaba adını veren Dost adlı öyküye bakalım. Öykü, Kasap Ali ile yarenlik eden Niyazi Bey’in kararsız düşünceleri, ruhsal gelgitleri üzerinden ilerler. Kasap Ali duygusuz, acımasız v…