Ana içeriğe atla

Amerika Çok Çehov Yaptı Bu Sene


Bazı yazarlara kıyamazsınız ya hani, gıdım gıdım okursunuz yazdıklarını, bitmesin diye. Çünkü bu yazarlar genellikle ve muhtemelen biyolojik olarak ölüdürler. Yani bu yazarlar sizin en güzel ustalarınızdırlar. Sözgelimi; Tomris, İlhan Berk, Brautigan, Çehov benim bu okumalara kıyamadığım ve doyamadığım yazarlardan bazılarıdır.

Raymond Carver ve John Cheever da bu yazarlardan. Carver ve Cheever, Amerika’nın Çehovlarından ikisi. Dünyamızın farklı edebi coğrafyalarında tahmini olarak 368 tane Çehov var (Örnek: Madagaskar’ın Çehov’u Bilmem Kim).
John Cheever
Bir süredir uykusuzlukta tavan yapmıştım. Vücudum artık pes etmiş olmalı ki hafta sonunda temel ve zorunlu hareketler dışında yaptığım tek şey uyumak ve Carver (ve biraz da Cheever) okumak oldu.

Ben tembel bir herifim, disiplini, programı sevmem pek. Hadi aynı anda aynı kitabı okuyalım, sonra da toplaşıp üstüne konuşalım dendi mi buz gibi soğurum (Sırf bu huyum yüzümden, dünyanın en güzel insanlarından bir demet içeren Perşembe Grubu’na bile uzak durdum başlarda). Okumayı planladığım kitapları hiçbir zaman okumayı planladığım zamanlarda okumam (Evet dostlar, Oğuz Atay bekleyor). Tesadüfe ve keyfe bırakırım okumalarımı. Yaşasın başıbozukluk!
R. Brautigan
Cheever’ı okumam gerektiğini seziyordum. Sarnıç geçen sayısında kapak yapınca ve bir topraam da hemen aynı tarihlerde Yüzücü’yü bana okumam için verince kader ağlarını örmüş oldu.

Carver’ı da zaten okuyacaktım ama Aras Keser’in şu yazısına da rastlayınca farz emrolunmuş oldu. Leziz bir yazı. Ben artık belirli kalıplar içinde, formülle üretilmiş kitap yazılarını sevmiyorum (Yazar burada doğdu, şu okullarda okudu ve sonra da şu öyküde bu anlatılıyor bu öyküde şu anlatılıyor bıd bıd bıd… Ya da  “hazır internetteyim, imkanım var, bloğum var, çok fikrim yok ama olsun ben ona buna atıp tutayım, okurum ben, ben en haklıyım” tavrını da sevmiyorum. Okuduğu yazarı/kitabı gerçekten okuyan ve okuma deneyimini aktaran yazıları seviyorum).

Carver’ın Türkçe’deki külliyatına Katedral katıldı. Can’ın yeni kapaklarını ve Can’a uyup kendi güzelim sade mi sade güzel mi güzel kapak tasarımlarını terk eden diğer yayınevlerinin silme kapaklarını da sevmiyorum. İkinci kitabım Geçen Sene Doğanlar da bu trende kurban gitti. Oysa Alakarga’nın eski kapakları ne güzeldi. Neyse. Kitaba adını veren Katedral adlı öykü Notos’tan çıkmıştı daha önce, tek öykülük kitap olarak. Ayrıca, Katedral’in ilk öyküsü Tüyler de Notos dergide yayımlanmıştı. Ama kitabı bütün olarak okumamız, Can bastıktan sonra mümkün oldu.

Carver’ın öykülerine dair çözümleme filan yapacak değilim. Bir yığın şey yazıldı zaten. Okur olarak kendimize safça “ben bu herifi niye bu kadar seviyorum?” diye sorup kendimize özgü yanıtlar aramalıyız. Bu yanıtları illa paylaşmak zorunda da değiliz üstelik!

Neyse efendim. Ben Katedral’den başlasam da oradan Ateşler’e (seçme Carver metinleri) ve Bilmezsiniz Aşk Nedir’e filan derken epey dağıldım. Sonra da Yüzücü. Uyudum uyandım bu herifleri okudum.
J.D. Salinger
Yüzücü’yü özel kılan şeylerden biri de kitabı, ebedi ve edebi aşkım Tomris’in çevirmiş olması. Bir de güzel bir önsöz yazmış. John abinin günlüklerinden bir alıntı yapmış Tomris. O satırları okuyunca, bu adamı seveceğimi anlamıştım. Siz de okuyun isterim: “Özyıkımcılığın içe işlemeye başlayan ilk belirtisi bir kum taneciğinden farksızdır. Bir başağrısı, önemsiz bir sindirim bozukluğu, bir parmağın mikrop kapmasıdır. Yine de siz 8.20 trenini kaçırır, kredi vaatlerinin tartışılacağı toplantıya gecikirsiniz. Öğle yemeğinde buluştuğunuz eski dost, ansızın sabrınızı taşırır; ona hoş görünmek için fazladan üç kokteyl içersiniz, artık günün ne tadı tuzu kalmıştır, ne anlamı, ne önemi. Güne yeni bir amaç, biraz gündelik kazandırma çabasıyla kokteyllerde çok içer, çok konuşur, birinin karısına asılır, saçma sapan olmadık bir şey yaptıktan sonra da ertesi sabah, ölsem daha iyi duygusuyla uyanırsınız. Ama bu cehennemin dibini nasıl boyladığınızı geriye doğru sararken başlangıçtaki o kum taneciğinden başka bir şey bulamazsınız.” Ah Yahya abi ah!

Yüzücü’de diğerlerine nazaran daha çok sevdiğim öyküler oldu elbet (tüm öykü kitaplarında böyle olur zaten) ama beni en çok sarsan Aşkın Geometrisi oldu. Beni korkularımın ve korkulu düşlerimin kalbinden vurdu. Evet, vurdu. Çok güzel bir öykü. Açılış cümlesine bakın hele: “Beşinci Cadde’deki Woolworths mağazasının oyuncak bölümünün, kocalarını âşıklarıyla aldattıktan sonra eve dönerken en küçük çocuğa alınacak bir armağan arıyor görünen kadınlarla dolup taştığı yağmurlu akşam saatlerinden biriydi.”

Beş Kırk Sekiz adlı öykü de çok sevdiklerimden. Carver bu öyküyü Katedral’de yer alan Tren adlı öyküsüyle devam ettirmiş.

Birbirine bağlı öykü trendi beni sıkmaya başladı artık ama algımızın o kapısı açıldı bir kere. Carver kitapları arasında gidip gelirken bir soru takıldı kafama: Lütfen Sessiz Olur Musun, Lütfen? kitabındaki Kendini Benim Yerime Koy adlı öyküde “yazar adayı” olan ve kendisine yazsın diye ilginç hikayeler anlatılan Myers, Katedral’deki Kompartıman öyküsünde, Avrupa’da yaşayan ve yıllardır görmediği oğlunu görmeye giden Myers mı acaba? Yoksa isim benzerliği mi? Siz ne dersiniz?
Tam hatırlamıyorum ama Ayfer Tunç'un bir kitabını mı bazı öykülerini mi tekrar yazması etrafında tartışmalar olmuştu sanırım. Buna benzer bir şeyi Carver da yapmış. Aşktan Söz Ettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz (ya da sevimsiz ismiyle Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz) kitabında yer alan Banyo adlı öyküyü tekrar yazmış, genişleterek/büyüterek/uzatarak yazmış ve Katedral’deki “Küçük, İyi Bir Şey” adlı öykü çıkmış ortaya. Çok daha güzel olmuş. Ki Ray abimiz de bir söyleşide en sevdiği öykülerinden biri olarak anıyor bu öyküyü. Tartışma bitmiştir: Yazar, yazmış olduğu herhangi bir metni yakabilir, tekrar yazabilir, değiştirebilir gençler!
Rainer Maria Rilke, adı bile şiir gibi adamın. Neden andım durup dururken? Çünkü Carver ve Cheever ve Brautigan ve dahi Salinger, Rilke’yi seviyorlar. Burda tek tek örneklere girmeyeceğim ama okuduğunuzda muhakkak siz de fark edeceksiniz. Rilke’yi anıyorlar, Rilke okuyan karakterleri var, sevgililerinin Rilke okumalarını istiyorlar, Rilke kitabı hediye ediyorlar karılarına. Belki bu dört güzel adam, Rilke’nin “Parçalanmış hayatlar ancak parça parça yazılabilir.” sözünü düstur edinmişlerdir kendilerine. Bilmiyoruz. Ama Rilke’yi sevdikleri kesin!

Burdan da Ray abimize ikinci bahar yaşatan Tess Gallagher ablamıza bağlanıyoruz: “Ölümünden bir hafta sonra Ray’in Juan de Fuca Boğazı’na bakan mezarının başında bir arkadaşla birlikte duruyorduk ve arkadaşım Rilke’den bir dize hatırlayıp yüksek sesle okudu. Ray’in geçirmiş olduğu dönüşümü dile getiren bir dizeydi bu: Ve o artık her yerdeydi, akşam saati gibi.

O zaman şimdiki rotamız, evde bir yerde zulaladığımız ve sabırla patlatılmayı bekleyen Malte Laurids Brigge'nin Notları. Ama tabi belli olmaz, yarın sabah işe giderken bahçenin bir köşesine saklanmış bir kirpi görürüm belki ve birden Süreyya Berfe okuyasım gelir!

Robert Altman’ın, Carver’ın kısa öykülerine yasladığı Short Cuts filmini de izleyin derim. Ama önce kitaplar! 


Onur Çalı


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …