Ana içeriğe atla

Olivya Çıkmazı'nda Bir Akşamüstü


Nazlı’nın Kafasının İçi
İllüstrasyon: Tugay Doğrayıcı


Nazlı Karabıyıkoğlu. Es. Önce Olivya Çıkmazı vardı. Kitap-lık’ta okumuştum. Yalan yok, çarptı beni Olivya. Onun o incecik parmaklarından öpmek istedim (“her Fransız kadının parmakları ince uzun değil midir?”), çıkmazında kaybolmak istedim. Sonra İskele geldi. Keramet’i tanıdım, ha gayret, anladım onu, anladım sandım. Edebiyat tanrısının cilvesi işte, İskele’den sonra ben uğradım o yayınevine. Sonra ben Alakarga’ya geldim, sonra Nazlı, şimdi Olivya Çıkmazı.

İkinci kitaplar önemlidir, derler. Öyledir de. Yazarın çıktığı yola devam edip etmeyeceğine dair güçlü sinyaller verir çünkü. Nazlı Karabıyıkoğlu, İskele’den kalkıp Olivya Çıkmazı’na girmiş. Ama ben seziyorum bu çıkmazdan çıkıp daha böyle güzel nice sokaklara, meydanlara götürecek bizi.

Gölgeleri uzatan bir akşamüstü aldım kitabı elime. Okudum ve sonunda gölgeleri uzayan akşamüstlerinin tuhaf karanlığı ve öykü korusun bizi dedim. Olivya Çıkmazı’nda oturmuş gibiydik yazarla. 

Onur Çalı




Öncelikle bismillah niyetine şunu demem lazım: Kitabın adına, çünkü çok severim o öykünü, ve kapağına bayıldım.

Olivya Çıkmazı yıllardır oturup yazdığım yer. Eskiden çıkmazdı aslında, şimdi açtılar o sokağın sonunu, Olivya Geçidi oldu. Bir zaman sonra oradan başka yerde yazamadığımı fark ettim. O çıkmaz, birbirine dönük binalar, gelip geçenler kafamda dönenlerin kıyısına vurmaya başladı. Sonra bir gün, oradan geçerken Olivya’yı gördüm, yaşadığı apartmanın kapısından çıkıyordu. Tamam, delirdin dedim kendime. Kendi kendine konuşmaktan sonra, bir de hayaller görmek... Önce Olivya, ardından İskele’deki zangoç, öylece önümde yürüyüp gittiler. Dünya üzerinde yalnız kalmayacağım tek yerin bu çıkmaz olduğunu o an anladım. Kapağa gelince, sıradan bir görsel olamazdı. Ne zamandır çizgilerini takip ettiğim genç bir sanatçı vardı. Onun aklımın dilinden anlayacağını hissettim. Tugay Doğrayıcı. Kapak resmini görür görmez hissettiğim, bir araya gelip dağılışın acısıydı. O resmin bendeki yeri fazlaca özel. Atlar ve geyikler...

Şimdi bunu bir yazara, böylece söylemek ne kadar doğru bilmiyorum ama Nazlı, ben en çok Kimse Dön Demeden öyküsünü sevdim Olivya’nın. Hani sevdiğimiz cümlelerin altını çizeriz (gerçi ben genelde üşenir, sayfaları kıvırırım) ya biz kitaba hürmetsiz ve fakat edebiyata hürmetli okurlar, ben bu öyküde buna hiç kalkışmadım çünkü hemen hemen tüm cümlelerin altını çizmem gerekirdi. Öykünün giriş cümlesi bile yeter: “Bir öykünün giriş cümlesi olabilmeyi istedi.” Ben bu öykü olmak istiyorum. Soru soramamışım değil mi? Bir şey söylemek istersin belki.

Kimse Dön Demeden neyin öyküsü aslında biliyor musun Onur? İskele’den sonra çok uzun süre kalemle değil sadece aklımla yazıp somutlaşamamamın. Yazının o yürek söken dürtüsü, illa ona sahip çıkmak için geceni gündüzünü sana zehir edişleri, herkesi ve her şeyi boşver bir tek benimle ol deyişi... Zihninin cümleleri sıralayıp ellerinin bir türlü yazmamasının karşısında yazıdan kaçmak için okumaya fazlaca sığınmak. Sonunda yazamamak. Kütüphanenden sana bakan yazarlarına, birkaç tutkun okuruna karşı hep suçlu, eksik... Böyle bir uzunca zaman diliminden sonra, baktım, salt bir giriş cümlesi olabilmek yeterdi. Sonra yazı söküldü geldi. Döndüm.

İşte bir edebiyat mucizesi daha. Küfür’deki kadını tanıyorum ben. Sen onu nereden tanıyorsun?

Beyoğlu’ndaki karton yığınlarının arasından. Duvar kenarına bırakılmış içi yarım dolu şişelerden. Kurumuş ekmeklerden.

Klişeleşmek istemiyorum ama hayatın kıyısında, çamurlu sulara, pisliklere bulaşmış karakterlerin var. Acıyan ve kendilerini acıtan karakterler. Sadece onları mı görüyorsun dünyaya baktığında yoksa onların yazılmaları gerektiği düşüncesi mi etkili oluyor kalemi eline aldığında?

Yazılmaları gerektiği düşüncesi hiç olmadı ama sadece onları da görmüyorum. Dünyaya baktığımda intihara zorlayan acıları ve karakterlerimin suretlerini görüyorum elbet. Fakat gördüklerim havada yürüyen insanlardan, hayvanlardan, binalardan vs. ibaret. Kalemi eline aldığında diyorsun... O kalem iki parmağımın arasında yerini bulduğunda, karnımın içinde ufak bir çocuk, koskoca korkunç bir dev’e bir şeyler anlatmaya başlıyor.

“Kara Benek” öykünü Ali İsmail’e, Berkin’e ve abilerine ithaf etmişsin. O günleri hatırlıyorum. Kuş gibi çırpınıyordun. Şimdi, bir yılı geçti. Davalar sürüyor. Şimdiden baktığında neler hissediyorsun?

Karnımın içindeki veledin, o devin bacaklarının arasına saklandığını görüyorum. Bir dehlizdeyiz. Çocuğun elindeki bir huzme ışıkta görmeye çalışıyoruz birbirimizi.

İskele’den bu yana yaklaşık üç yıl geçmiş. Yavaş ya da az mı yazıyorsun yoksa biraz demlenmesi gerektiğini mi düşünüyorsun öykülerin?

Az önce de dedim ya, İskele’den sonra uzunca bir süre yazamadım. Olivya’nın bazı öyküleri üç sene önce yazılmıştı, beklemişlerdi. Sonra kimse dön demeden bir sökülme yaşadım. Kitap ortaya çıktı. Yavaş ya da az yazmıyorum. Eğer aklımın ucubeleri beni terketmezse her gün bile yazabiliyorum.

Biraz genel bir soru sormak isterim. Dergileri ve edebiyat piyasasını yakından takip ediyorsun. Öyküye emek vermekten imtina etmiyorsun. Nasıl görüyorsun günümüz edebiyatını? Yayıncılığı, dağıtım sorunlarını, okurları?

Beylik laflar sıralamak istemem bu soruna. Bir avuç deli, uçan balonun ipine tutunmuşuz işte, havalanmış devr-i aleme çıkmışız. Elime iyi dergileri alıp insanların yüzüne tutuyor, “Bak iyi iş. Bak iyi öykü.” diyorum. Elimden gelse insanlar uyurken kulaklarına ‘oku’ diye fısıldayacağım. Düşlerimizi süsleyen büyük ve fiyakalı yayınevlerinin kale duvarlarında, elimizde grejuva...

Küçük ve nitelikli yayınevlerinin yanında olmak için elimden geleni yapıyorum. O bir avuç deli de yapıyor bunu. Bunları görmek güzel işte. Tutunma ve var olma savaşında, parasal tragedyalara rağmen iyi edebiyattan ödün vermemek... Buna sıkıca sarıldığı için Alakarga’dayım zaten.

Okur dersen, öyküye inananların her gün çoğaldığını görüyorum. Umut bizler için hiç tükenmeyecek.
“Çok Açken ve Biri Bakarken” adlı öykündeki kişi şöyle diyor: “Gazetenin bir köşesine sokulmuş birkaç ödül töreni fotoğrafıyla mı sevecekti insanlar edebiyatı? Bunu mu umuyorduk? Çok satan seviyesini asla yakalamayacak ama yine de satışı hak eden ortalama metinleri toplumun hafızasına bu şekilde mi kazıyorduk? Soruyorum da inan bana cevabı bilmiyorum.” Ben sana soruyorum: Edebiyat ve ödül sözcükleri yakışıyor mu birbirine? Edebiyatta ödülün işlevi var mı? Ödüller hak edenlere mi gidiyor? Cevabın var mı bu sorulara?

Evet, yakışıyor. Ödüller konusunda çok katı düşünmüyorum. Sadece ödül için yazmak değil elbette esas olan. Güzel ödüller teşvik edici olabiliyor yazarı. Okuru yazara çekiyor. En baş işlevi bu bence. Hak etme meselesine gelince, eh çoğu zaman hayır. Bazen popüler olana, bazen jürinin okumadan desteklediğine gittiğini hepimiz biliyoruz. Bunun yanında hakikaten bileğinin hakkıyla ödül alanlar var, onları da ayırt edebiliyoruz. Yazarın kişisel tercihi ödüllere katılmak, kimseyi yargılamıyorum bu konuda.

Dünya ahvali malum. Senin yazdıklarının rengi de kara, gibi geldi bana. Sen, Turgut Uyar’cısın ama ben sana Ülkü Tamer’den ödünç alıp az biraz değiştirdiğim bir dizeyle soracağım: “Gece mi kara, senin gecen mi?”

Atım kara benim.

Ben yaz başında romana kalkışmıştım. Biraz yazdım, yazmadıklarım da kafamın içinde dönüp duruyor ama sanırım benim hayatımın ritmi roman yazmama uygun değil. Latife Tekin’in sözünü anımsıyorum; galiba ben odamda oturup önüme bakamıyorum, yıldızlar çekiyor beni. Üst kattaki komşuların kavgalarını dinlemeden edemiyorum. Senin roman fikrin var mı? Üçüncü kitap öykü mü olacak, ne zaman olacak acaba?

Romanla uzaktan yakından alakam yok Onur. Romanla yatıp kalkabilecek sabırda biri değilim ben. An’ların adamıyım. Öykü, bin kere öykü, ille de öykü. Üçüncü kitap öykü olacak evet, yazıyorum şimdi. Tuhaf bir şekilde nefes alamadan yazıyorum Olivya Çıkmazı’nı teslim ettiğimden beri. Var gerisini sen düşün.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…