Ana içeriğe atla

Bir Fil, Bir Hayalet, Bir Heyula


Türkçeye “Fil” adıyla çevrilen roman, Elio Vittorini’nin en sevdiği kitabı. Gönül Çapan’ın özenli çevirisi, Helikopter Yayınları’nın şık sunumuyla karşılıyor okuru. Fil genel anlamıyla yoksulluk, yoksunluk üzerine bir roman olsa da açlık, ölüm, yaşam gibi daha pek çok konuyu tartışıyor.
Kitap ikinci dünya savaşından iki yıl sonra yayımlanmış. Romanda anne, kocası ve büyükbaba başta olmak üzere kalabalık bir ailenin yaşadıkları, oğullardan birinin bakış açısından aktarılır. Kitap şu cümleyle açılır; “Bir ev dolusu insandık, ama içimizde çalışıp aldığı haftalığı eve getiren tek kişi kardeşim Euclide’di.” Romanın başkahramanı büyükbaba, dev gibi bir adam. Annenin sözlerine bakılırsa tıpkı bir file benziyor. Gençliğinde demir çubukları büken, ağaçları kökünden söken, bir omuzla evlerin duvarlarını yıkan, ancak bir filin yapabileceği işleri yapan bir adam. Ailesini kimseye muhtaç etmemiş, herkesin saygı duyduğu bir masal kahramanı. Anne büyükbabaya övgüler düzmekte bazen o kadar ileri gider ki sözlerini, yeryüzündeki bütün önemli binaları büyükbabanın yaptığını söylemeye kadar vardırır. Ne var ki artık şartlar değişmiş, savaşın yıkıcı atmosferi bütün evlere ulaşmıştır. Yazarın kitabın sonunda da belirttiği gibi, o dönemde yoksulluk İtalya’nın en büyük gerçeğidir. Ekmek karneye bağlanmış, iş bulmak neredeyse olanaksız hale gelmiştir. Anlatıcının sözlerinden alıntılarsak, “Ah! Nerede o insanların filler gibi yaşadığı günler! Serin havanın, güneş ışığının, gecenin karanlığının insanı mutlu kıldığı, hayatın olduğu gibi yaşandığı günler!” O günler artık geride kalmıştır. Bir bakıma geçmiş yüzyılın temsilidir büyükbaba. Sanki onun yaşlanıp elden ayaktan kesilmesi, içinde yaşadıkları zamana da sinmiş, yaşam sunduğu nimetleri bir bir geri çekmiştir. Annenin baba algısının gerçekten böylesine uzak olması, erkeklerle ilişkilerine de yansır. Varsıllığın nedeni olan, artık kocamış; yerine geçmesi gereken koca ve oğullar, üstlerine düşeni yerine getirememiştir. Anne oğullarını ve kocasını büyükbaba gibi olamadıkları, eve ekmek getiremedikleri için suçlar. Kocası, işe yaramazın tekidir ona göre.

İnsanca yaşayabilmek için fil gibi bir adam olmak şart mıdır? Bu belki de ancak karnı tok insanların yanıtlayabileceği bir soru. Romanda tanımlanan yokluksa aklı perdeleyen, geriye öfkeden başka duygu bırakmayan bir çaresizlik hali. Anne sinirli bir kadındır, çünkü bunca derdin arasında bir de çocukları düşünmesi gerekmektedir. Bazı geceler yemek yemeyi unutmamak için her şeyi yiyiyormuş gibi yaparlar. Anne şöyle der; “Doğru dürüst yemesini öğrenmeleri gerekiyor. Bugün olmazsa yarın, onların da yiyecekleri bir şeyleri olacak.” Bunca çaresizliğin ortasında büyükbaba, eski mutlu günlerin, varsıllığın bir hayaleti gibi öylece durmaktadır. Bu koşullarda annenin, açlık gibi başa çıkılamaz bir düşmanla savaşmaktansa öfkesini yanı başındakilere yöneltmekten başka çaresi kalmamıştır. Anne sorunu erkeklerin güçsüzlüğü üzerinden tanımlayarak yaşadığı gerçekliği daha katlanılabilir kılar. Eğer erkekler biraz daha güçlü, çalışkan olsalardı eve yemek getirebilirlerdi. Sorun yalnızca erkeklerde ise durum çok da ümitsiz değildir.
Elio Vittorini

Annenin sıklıkla hatırlattığı gibi, “İşte böyle bir adamın kızı o.” Böylesine güçlü, her şeye muktedir bir babanın kızı olmak nasıl bir şeydir? Üstelik anne yalnızca övmek için değil yermek için de file benzetir büyükbabayı. Çünkü büyükbaba artık bütün vaktini ellerini bastonuna dayamış, iskemlesinde oturarak geçiren adamdır. Ayağa kalktığında sırtını dik tutamayan, bir oturuşta yarım ekmek, günde bir buçuk ekmek yiyen adam. Yüzyıl önce ölmesi gerekendir. Kız çocuklarının erkeklere ilişkin ilk algısını baba figürü şekillendirir. Annenin hatıralarındaki baba öylesine güçlü bir adam imgesi yaratmıştır ki, daha sonra karşısına çıkacak her erkekte “fil gibi” birisini araması, bulamadığında da sağlıklı bir ilişki kuramaması kaçınılmazdır. Kocasını; “Hem onun altını yıkarken aldığım zevki sen üstüme çıktığın zaman bile veremezsin bana. Karşılaştırılamaz bile, kırtıpil, sen de!” sözleriyle küçümser. Bütün bunlara rağmen yine de onunla evlenmiştir. Hikâyeyi anlatan oğul, benzer düşünceleri dile getirir; “Neden onun gibi bir adamı seçmişti o geniş yatağına almak için? Hem bunu ilk defa da yapmıyordu. İlk kocası da ufaklığın biriydi. Babam da ufak tefek bir adamdı.” Roman bu soruya doğrudan yanıt vermese de hikâyenin geneli, bize büyükbabayı işaret eder.

Franz Kafka da babasına yazdığı mektupta dev gibi babanın ne demek olduğunu içtenlikle anlatır. Kafka “Babaya Mektup” adlı otobiyografik kitabında babasına şöyle seslenir; “Dostum, şefim, amcam, büyükbabam, hatta (bunu daha ihtiyatla söylesem de) kayınpederim bile olmandan mutluluk duyardım. Ancak tam da baba olarak benim için fazlasıyla güçlüsün” Kafka’nın babası da her bakımdan dev gibidir. Ayrıca çocukluğu boyunca varlığının değersiz olduğunu hissetmiş, desteklenmemiştir. Babası, kendi düşünceleri ve doğrularıyla öylesine meşguldür ki yanı başında onu örnek alarak hayatı, erkek olmanın ne demek olduğunu anlamaya çalışan bir çocuk olduğunu görmezden gelir. Fil romanındaysa annenin çocukluğuna ilişkin fazla ipucu verilmez. Tek bildiğimiz babasının güçlü bir adam olduğudur, fakat bu güç Kafka’da olduğu gibi çocuk üzerinde ezici etki bırakmamış, tersine annenin kendini güvende hissetmesini sağlamıştır. “Dev gibi adam” Kafka’nın kâbusu, annenin cennetidir. Belki o cennet, bu kadar gerçek dışı olmasaydı, annenin bu günkü cehennemi daha katlanılır olabilirdi. Kafka, bir anısında soyunma kabininde babasıyla beraberken hissettiklerini anlatır; “Ben sıska, güçsüz, ince; sen güçlü, iri, geniş. Kendimi acınası bir halde görürdüm, üstelik yalnızca senin önünde değil, tüm dünyanın önünde, çünkü sen benim için her şeyin ölçütüydün.” Benzer bir durumun (başka açıdan) anne için de geçerli olduğunu düşünebiliriz. Kafka’nın erkek çocuk olarak kendini yapılandırırken aldığı bu ölçüt, anne için karşı cinsin aynı zamanda eski güzel günlerin bir ölçütüdür. O adam şimdi yaşlanmış, güçten düşmüştür, yanı sıra güzel günler, bolluk da yitip gitmiştir ve yerine bir daha onun gibi bir adam gelmemiştir.

Fil romanında “baba-kız ilişkisi” çok ince bir kesit, aslında bir yan hikâye. Bu kısacık çok katmanlı roman, daha farklı pek çok izlek üzerinden yorumlanabilir. Bunların hepsinden söz etmek, romanı henüz okumamış okura haksızlık etmek olacaktır. Elio Vittorini okura seslendiği son notta şöyle der; “Eğer bu hikâyemden alınacak bir ders varsa, o da kişilerin kendilerindedir, başlarından geçen olaylarda ya da davranışlarında değil. Bu küçük kitaba ‘Ölüm Üstüne Bir Konuşma’ ya da tam tersine ‘Yaşamanın Önemi’ adlarını verebilirdim. Neden olmasın?” Gerçekten de bu güzel roman pek çok adla anılıp değişik açılardan değerlendirilebilir. Hem Katransurat’tan daha söz etmedik bile. Fil ile henüz tanışmamış okura şöyle diyelim o zaman. Bir gün bu yoksul ailenin evlerine gelen sıra dışı konuk, pek çok şeyi değiştirecektir; yoksul sofralarını, ailenin büyükbabaya bakışını, en çok da büyükbabayı. Romanın sonunda söylendiği gibi, anne için gecenin başlangıcı değil sonudur bu.


Derya Sönmez

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …