Ana içeriğe atla

Janis, Bakma Öyle

Geceydi. Masaya oturmuş, önümdeki boş kâğıda bakıyordum. Bakışlarım da en az önümdeki kâğıt kadar boştu tabii. Bir şeyler yazmalıyım, diyordum kendi kendime. Çünkü üç aylık bir edebiyat dergisi çıkarıyorduk arkadaşlarla. Ve editör arkadaş yazıları göndermemiz için son iki günümüzün kaldığını, elimizi biraz sıkı tutmamız gerektiğini belirten bir mesaj atmıştı az önce. Bir şeyler yazmalıyım, diyordum kendi kendime. Öyle bir şey yazmalıyım ki,  “Oğlum ne yaptın lan!” falan desin okuyanlar. Ben böyle kendimi paralarken kapı zili çaldı. “Hah,” dedim, “tam sırasıydı.” Üşengeç adımlarla megafona yaklaştım.

“Kim o?”

“Benim.”

“Sen kimsin?”

“Oğlum açsana, Hakan ben.”

Hakan üniversiteden arkadaşım. Mezun oldu olalı hiçbir işte tutunamadı. Gerçi benim halim de Hakan’dan farklı sayılmazdı. Olsun. Yine de bir yol çizmiştim kendime ve bu yolda emin adımlarla ilerliyordum. Dergimizi ünlü yazarlar Twitter’dan tanıtıyordu. “Ellerinize sağlık kardeşim. Devam edin…” diyorlardı. Bu gazla ikinci sayıyı çıkarmaya karar vermiştik. Yazıları göndermek için son iki günümüz kalmıştı ve hiçbir şey yazmamıştım ve Hakan gelmişti. Ayakkabılarını çıkarıp içeri daldı.

“Sinan! Oğlum bu yerdeki kâğıtlar ne?”

“Bir şeyler karalıyordum. Hayrola sen niye geldin?”

“Çok mutsuzum abi. Kendimi çok yalnız hissediyorum. Tutunacak dalım kalmadı. Şu hayatta kapısını çalabileceğim bir tek arkadaşım yok lan. Bir sen varsın işte. Dedim Sinan’a gideyim, iki dertleşiriz, bir şeyler içeriz. Sinan beni anlar, dedim. Anlarsın değil mi lan? Ha, Sinan?”

Hakan böyle konuşunca kendimi kötü hissettim ama yetiştirmem gereken bir yazım, sorumluluğunu omuzlarında hissettiğim bir dergi vardı. “Anlarım tabii kardeşim, kalk gel üç beş bira alalım, yanına da karışık çerez” desem, gecenin sonunda kafam bir dünya, Hakan’la çekyatı açıp yatak yapmaya çalışırken bulabilirdim kendimi. “Bak kardeşim, yetiştirmem gereken bir yazı var, sen en iyisi git şimdi, Güvenpark’ta bir çay iç, biraz hava al. Yarın gelirsin, rakı açarız, meze yaparız, oh!” dedim. Hakan ağlamaya başladı.

“Oğlum manyak mısın niye ağlıyorsun?”

“Duygusal dönemimdeyim Sinan.”

“Lan yürü git!” deyip kapıya kadar geçirdim Hakan’ı. Bu üniversitedeyken de böyleydi. Ailesiyle yaşadığı için, canı sıkıldıkça bizim öğrenci evine geliyordu. Suçlamıyorum tabii onu. Ortam hoşuna gidiyordu. Gerçi düşününce hoşuna gidebilecek hiçbir şey yoktu evde. Salonun ortasında duran üç günlük kirli tava, tuvaletteki kıl yumakları, kafamız kadar karışık odalarımız mı hoşuna gidiyordu Hakan’ın? Hakan bir geri zekâlı mıydı? Bu düşünceleri bir kenara iteleyip masamın başına geri döndüm. Boş kâğıtlara bakıp hayal gücümü sınamaya devam ettim. Bir ara kafamı kaldırıp masanın üstündeki Janis Joplin fotoğrafına baktım. Sanki doğru kelimeleri o fotoğrafta arıyor gibiydim. Baktım hafiften tahrik oluyorum, hemen gözümü yeniden masaya çevirdim. Kendime yakıştıramadım. Düşünmeyi sürdürürken telefon çaldı. Arayan Meltem’di. Dergimizin sosyal medya sorumlusu.

“Buyur Meltemciğim.”

“Sinan çok kötüyüm.”

“Allah Allah! Bugün de herkes kötü.”

“Battık Sinan battık.”

“Nasıl battık? Kim battı?”

“Geri zekâlı Murat ilk sayının parasını İddaa’da yemiş. İkinci sayı iptal.”

“Yapma ya…”

Murat, Meltem’in sevgilisi. Aynı zamanda dergi fikrini ortaya ilk o atmıştı ve ilk sayıyı çıkarmamızda önemli maddi katkıları olmuştu. Meltem’i de Facebook ve Twitter sorumlusu yapmıştı. Gelen yorumlara “Teşekkür ederiz :) İkinci sayı pek yakında!” şeklinde, şirin şirin cevaplar yazıyordu. Meltem’in kimseye bir zararı yoktu ama yararı da yoktu. Murat’ın hatırına katlanıyorduk. Gerçi neyin hatırıysa! Facebook’tan toplaşıp kaynaşan bir ekiptik sonuçta.

“Alo? Sinan? Orda mısın?”

“Buradayım buradayım. Üzüldüm de biraz.”

“Neyse, durum budur işte. Üzülme sen de çok. Para toparlayınca çıkarırsınız ikinci sayıyı.”

“Haklısın. Oldu… Görüşürüz.”

Meltem ile yaptığım yaralayıcı telefon görüşmesi sona erince masanın başına geri döndüm. Boş kâğıtları çekmeceye kaldırdım. O an biri gelip dokunsa, örneğin Janis, ya da vazgeçtim, herhangi biri dokunsa, hemen ağlayacaktım. Kafam bozuldu, dışarı çıktım. Bakkala girip “Abi bana üç Tuborg Gold, 200 gram karışık çerez” dedim. Bakkal dediklerimi anlamamış gibi aptal aptal baktı suratıma. Sonra sağ elinin işaret parmağını sol elindeki saatin üzerinde tıklattı bir iki kez. Saate baktım, 10’u geçmişti. “Hay,” dedim, “böyle memleketin…” Bakkaldan çıkıp eve dönerken aklıma Hakan geldi, aradım.

“Kardeşim n’apıyorsun?”

“İyi.”

“Ne demek iyi lan?”

“Oturuyorum işte evde.”

“Kalk bana gel, laflarız.”

“Yazı yazıyordun?”

“Sokayım yazıya Hakan. Çok kötüyüm.”


Emre Yüksel


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …