Ana içeriğe atla

Hülya'nın Mektubu


Sevgili Murat Bey,

Sevgilim yazabilmeyi tercih ederdim aslında. Altı yıllık samimiyetsiz ama seviyeli ilişkimizden kalan tüm duygularımı samimiyetimle anlatmak istiyorum.

İnternet üzerinden başvurduğum iş ilanınıza “gelin görüşelim” cevabı verdiğiniz, o fevkalade günü hatırlar mısınız? Cevabınızı görür görmez, son üç aydır her iş görüşmesine giyip eve dönünce havalandırıp kaldırdığım mini etekli döpiyesimi alelacele üstüme geçirip koşarak gelmiştim.

Yeni bir şirkettiniz, üç yıl önce kurulmuş. Kuruluşunuzda işe aldığınız yönetici asistanınıza âşık olup evlenmeye karar vermenizle, onun yerine geçecek bir eleman ihtiyacı doğmuş. Cüretkâr mini eteğimle cesurmuş gibi yapmaya çalışarak karşınıza oturmuş, ilk birkaç cümlenizden sonrasını pencereden girip gözünüzde son bulan ışık huzmesinde yitirmiştim. Dışarıdan gelen mi, gözünüzden çıkan mı aydınlatıyordu odayı? İki ışık birbirini kesiyordu ama hangisi daha parlaktı? Kesişen ışıklardan yansıyan kırılmalar tüm odayı aydınlatıyor, yüzüme, gözüme, kalbime vuruyordu.

Odadan çıkarken, işe alındığımdan başka bir şey bilmiyordum. Artık hiçbir şeyi duymuyordum. Gözlerim kamaşmış, dilim damağıma yapışmış, kalbimin gümbürtüsünden ayaklarımın ritmini şaşırmış, sesini yitirmiş kurbağa vıraklaması gibi bir ses çıkarıp odadan çıkmıştım.

Altı yıldır da yarı kör, yarı sağır halimle devam ettim.

İlk iki yıl hiç görmediniz beni.

“İki çay Hülya Hanım!”

“Bilmem kim beyin telefonunu bağlayın Hülya Hanım.”

“Jale’nin doğum günü çiçek yollamayı unutmayın Hülya Hanım.”

Odanıza her girdiğimde on saniye fazla kalabilmek için her yaptığımı en ince ayrıntısına kadar anlatırdım. Kafanız, önünüzdeki işe gömülü “hı hı”lardınız. Ezkaza kafanızı kaldırıp da gülüverirseniz “Beğendi beni, yemin ederim beğendi.” deyip, akşama mahalledeki kedilere ciğer alıp dağıtırdım.

Evli bir adama âşık olmak günahtı tamam ama acı veren her şey sevapken, bu neden günahtı? Son derece acıtıyordu işte.

Jale hanım gelirdi sık sık. Güzeldi. Taa arabasında karşılardınız. Çocuk bile istemediniz memeleri bozulmasın diye (tamam bunu ben uyduruyorum ama niye olmadı o zaman bunca yıl?).

Jale olurdum akşamları evde. Ev halinizi düşlerdim. Pijamalı Murat Bey, pijamalı Jale.

Ben Jale olsaydım kendi ellerimle soyardım sizi, işten dönünce. Kendi ellerimle yıkar, giydirirdim. Şaka değil yeminle! Neler yapmazdım ki? Yatakta kahvaltılar, masajlar, özel yemekler. Bütün gün değişik sürprizler. Gözleriniz elleriniz falan değil, sırf sesinizin tınını kulağımın dibinde duyabilmek için, sırf bir kerecik Hülya dediğinizi duyabilmek için, bir ömür hizmetçiniz olurdum.

Son iki yıldır daha iyiydik. Ortadaki iki yıl da? Bilemedim ki! Hep âşıktım…

Kaç defa iş gezisine gittik. Yan yana odalarda uyuduk. Jale Hanım beni aradı hatta birinde “Aman şekerim göz kulak ol benimkine, güven olmaz bu erkek milletine.” dediğinde, “Hiç merak etmeyin, gözüm üzerinde.” hatta istesem de gözlerimi bir saniye bile ayıramıyorum başka bir yere demiş miydim, hayır tabi ki tırnak işaretiyle kestiğim yere kadar söyledim işte.

İstifamın nedeni; altı yıl önce gözlerinizden yayılınca günışığıyla kesişip, kırılmaları odayı dolduran ışık yok artık. Karanlık bakıyorsunuz. Gözlerinizin altında dalgaların sahilde bıraktığı izler var. Giydiğiniz her şey üstünüze bol, ruhunuza dar geliyor sanki.

Dayanamıyorsunuz artık. Çok seviyorsunuz ama dayanamıyorsunuz. Ne hediyeler, ne tatiller, ne ailesine yaptığınız yardımlar mutlu etmeye yetmiyor Jale hanımı.

Bütün konuşmalarınız “Tamam hayatım sen nasıl istersen.” diye bitiyor. Sonra benden kahve istiyorsunuz, sonra başınızı kollarınızın arasına alıp masaya dikiyorsunuz gözlerinizi. Kahve soğuyor, tadı kalmıyor. Tadım kaçıyor.

Hâlbuki kahvenizi soğutmasanız, eskiden olduğu gibi Mozart ya da Beethoven eşliğinde içseniz, koltuğunuzda dönüp, çekmecenizde duran Che’nin kitabını gösterip, “Ben eskiden devrimciydim Hülya hanım, bakmayın şimdiki burjuvalığıma…” deyip gülseniz!

“Aman boş verin” diyesim var.

“Sizi üzmeye kimsenin hakkı yok.”

“O cadıyı bir elime geçirsem saçını başını yolarım.”

“Niye en başta onun yerine beni işe alıp, üç yıl sonra da benimle evlenmediniz” diyesim bile var.

Boş laflar işte…

Sonuç olarak siz bu satırları okuduğunuzda ben çoktan 413 numaralı belediye otobüsüyle eve dönüyor olacağım. Çok uzaklarda olmayacağım ama geri dönemeyeceğin her yer çok uzak değil midir?

İstifa ediyorum Murat Bey. Bu şekilde yürütemiyorum işte, çalışamıyorum da.

Başkasına âşık bir patrona zamanla alışıyor insan ama... Gözümün önünde gün be gün eriyen… Teninin, sesinin rengi kararan, ışığını kaybetmiş biriyle çalışılmıyor işte.

Dilerim atlatırsınız, dilerim o gâvur Jale hanım (pek de hanım biri değil aslında, kabul edin lütfen) anlar kıymetinizi.

Tavsiyem; hiç uğraşmayın boşayın. Kaktüs gibi kalsın ortada. Patron karısıyken sınırsız harcadığı paralar yerine eskiden aldığı üç kuruşa talim etsin de görsün dünya kaç bucakmış. Hem siz de toparlanırsınız. Boğazınızdan sıcak kahve geçer.

Yarın yerime birini bulursunuz, biliyorum ama benim gibisini bulamayacağınızı anladığınız gün, şayet yukarda belirttiğim şartlar oluşmuşsa geri dönerim, numaramı biliyorsunuz. Çekinmeyin arayın lütfen.

Bakın, beni sevin, âşık olun falan demiyorum. Yeter ki eski ışıltılı yıldız olun. Yeter ki tüm elbiselerinizi dolduran dik duruşunuz geri gelsin. Yeter ki kahvenizi soğutmadan içtiğinizi göreyim. Başkasına mı aşık olursunuz, Jale hanımı unutmak için terapi mi alırsınız fark etmez. Nasıl iyi olacaksanız öyle. Yok, böyle devam ederim, bırakamam Jaleciğimi derseniz, kusura bakmayın milyar verseniz dönmem. Mini etekli yeni bir döpiyes alırım, uğraşır didinir başka bir iş bulurum. Ağlaya zırlaya katlanırım sizi görmemeye ama bu yıkıntı halinizle çalışamam. Üzgünüm.

Tazminat vermeyeceksiniz biliyorum da, içerde birikmiş maaşımı muhasebeden alıp gidiyorum.

Ne demiş şair “En sevilmiş halinizi yalnız ben bilirim Murat bey, o cadaloz Jale değil.”

Hoşça kalın…

Sizi seven (her anlamda) yönetici asistanınız Hülya

Ayşegül Kocabıçak

Yorumlar

  1. Murat bey de bi mektup yazsa negzel olur :)

    YanıtlaSil
  2. Ebru hanımdan Murat Mektubu geldi:

    Sevgili Hülya Hanım,

    Deminden beri ne çok uğraştım o”hanım” kelimesini atabilmek için, size dolu dolu “Sevgili Hülyam”, ya da “Sevgilim” diyebilmek için. Buraya yazarken bile, ensendem kuyruk sokumuma bir elektrik indi, şimdi burada olsanız eminim bu halimi fark eder hemen “İyi misiniz Murat Bey, bir şeye ihtiyacınız var mı?” derdiniz, paniklemiş ama sevgi dolu halde. Bilir misiniz, Jale bir kere bile bana “Bir şeye ihtiyacın var mı?” demedi, işten eve geldiğimde “Aç mısın?” diye sormadı, oysa anneciğim dışarıdan ne zaman eve gelsem hemen yemeğimi önüme kor, başımı okşardı. Rahmetler olsun… Ne diyordum, kafamı toparlayamıyorum. Bilirsiniz yazma işlerinde iyi değilimdir, sizse ne güzel yazardınız daha ben ne istediğimi bile söylemeden.
    Hülya Hanım, siz gittiniz benim elim kolum bağlandı. Sizi yerinizde göremeyince, bunca yıl hiç işe gelmediğiniz olmamıştı, hemen sizi arattırdım, hastaymış dediler, bir geçmiş olsun dileyim derken gördüm mektubunuzu ve şoke oldum. İstifa!!! Ne demek istifa! Yani sizi bir daha göremeyecek miyim?

    Sizi ilk gördüğüm günü hatırlıyorum, o zamanlar biraz tombik, balık etliydiniz, yine de nasıl bir özgüveniniz vardı, giymiştiniz minicik eteğinizi, karşımda bembeyaz, dolgun bacaklarınızla, öyle içimi ışıtmıştınız ki ne diyeceğimi, ne soracağımı bilememiş, işe alıvermiştim sizi. Vallahi dedim bizim şirketi toplasa toplasa Hülya Hanım toplar. Yanılmamışım.

    İlk zamanlar her şey güzeldi. Sonra bana bir şeyler oldu. Siz odaya girdiğinizde size bakamaz oldum, sorularınızı cevaplayamaz, aklımdakileri dile dökemez, “hıı..hııı..”dan öte iki kelam edemez... Söyleyin Hülya Hanım bendeki bu haller neydi böyle? Size sürekli çay-kahve yaptırıyor, odama çağırıp yazılar yazdırıyordum. Yine de yetmiyordu. Sizi görmelere, o tatlı sesinizi duymaya doyamıyordum. O zaman çıkardım o saçma sapan iş gezilerini. Düşünsenize, sizinle yan yana odalarda uyuyacak, belki bir ihtimal… İşte o ihtimal için içtim hiç içmediğim kadar, sizi de salmadım odanıza, siz karşımda uykudan ve benim gevezeliklerimden sersemlemiş ama yine de nezaketinizi kaybetmeden otururken bilseniz ben ishal olmuş gibi kıvranıyordum. Size söyleyeceğim cümleyi düşündükçe içimde volkanlar patlıyor, çığlar düşüyordu da ben diye diye “Yarın Jale’nin doğum günü, ona bir buket çiçek yaptırın.” diyebiliyordum. Ne alçaklık, ne korkaklık değil mi? Oysa ben eskiden devrimciydim, anlatmıştım ya size de. Devrimci adama bunca korkmak, bunca susmak yaraşır mı! İnsan önce kendi içinde devrim yapmalı Hülya Hanımcım. Bakın bunca laf ettim de daha niye böyle ışıltımı kaybettiğimi söyleyemedim.
    Jale… Bunca yıllık karım. Ona dürüst olmalıyım. Günlerdir onu düşünüyorum. Nasıl denir ki “Ben bir başkasına aşığım.” diye. Yüreğim parçalandı bu kelimeyi çıkarabilmek için, inanın ellerim titriyor şu an. Yazımı okuyamazsanız çekinmeyin sorun lütfen.

    Mektubumu tam bitirecek, gelin lütfen işe dönün diye yalvaracaktım ki, Jale mesaj atmış. Hamileymiş, Hülyam, hamileymiş, inanabiliyor musun, bunca yıldır gelmeyen bebek şimdi mi geldi, çocukları da ne çok severim bilirsiniz.

    Söyleyin ne yapayım ben şimdi, yalvarırım söyleyin, zira ben olan azıcık aklımı da yitirdim.

    Murat

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …