Ana içeriğe atla

Nezihe Meriç’e Bozbulanık Bir Mektup

İlk gençliğimden başlamalıyım. Evet, bu bozbulanık mektuba o yıllardan başlamalıyım.
O günlerimde tanıştım seninle. Hem çok yalnız hem de delicesine bir kalabalıkla yaşamaya çalışırken. Hem özgürlüğün sınırlarında dörtnala koşup hem de odamın duvarlarıyla örülü düşlerimle avunurken. Bir yandan zorunluluklara boş verip, bir yandan edinilmiş değerlerden yeni değerler üretmeye çalışırken.
O kadar çok şey var ki o günlerden bana taşınan. Nasıl da yanıtlar aradıkça daha çok kaybolurdum kitapların içinde! Okumanın büyülü dünyasında yollar açmaya çabalarken. Kararsızken. Aldanmışken. İnanmışken. Vazgeçmişken. İlkyazın ortasında çıplak yüreklerle üşürken. Solgun akşamların kıyısında oturup beklerken. Saatlerce yürüyüp ter içinde kalmışken. Yani; Topal Koşarken, Dumanaltıyken, Bozbulanıkken!
Sabırsızlık. Her isyana hazır olmak gibi. Sözcüklerim vardı. İyi ki vardı! Şiirler, öyküler vardı. İyi ki vardı! Direnişimdi sözcükler. Umuttu. Güne tutunmaktı inadına. Ölüme el sallamaktı lacivert merhabalarla.
Şehrimin sıcak yazlarına aldırmayan tütün kokulu bir şairim vardı. Yağmura gerilmiş deniz kokusunda yürürdük. Ben Sait Faik okumadan çok önce Pavese’ye âşık olmuştum. İnanması güç değil mi? İşte o yıllardı, düzenli öykü okumanın yöntemini kavramaya başladığım zamanlar.
Düzenli okumak derken ne demek istiyorum? Zaman dizimsel okumalardan söz ediyorum. Yayınlanma tarihlerine göre bir yazarı okumaya başlayıp erişebildiğim her kitabını yine yayınlanma tarihine göre okuma alışkanlığından. Önce açgözlü bir sevdayla okuma listeleri yapıp, sonra kütüphanelere ve tanıdıklarımın kitaplıklarına, sahaflara koşuşturmalardan.
Henüz gurbetim yoktu. Sürgün değildim. Kolay-dı, çok kolay-dı gitmek de kalmak da…
İnce ayrıntıları hatırlamak güç ama Bozbulanık’ı okuduktan sonra günlerce düşlerden, sabahlara ayılamadan, sorularla sorgularla gel-gite dönmüş bir ruh halinde kalakaldığımı unutamam.
Ne çok şaşırdığımı ne çok etkilendiğimi sana hangi sözcüklerle anlatabilirim ki?
Bu öyküler belki de o zamana kadar adlandıramadığım eksiklikleri, fazlalıkları, umutsuzlukları, sevinçleri, isyana öteleyip, kendiliğinden sönüveren ussal bir dönüşümü, dengeyi, belirgince hissettirmeden, yepyeni bir nesne gibi biçimlendirerek ansızın sunuvermişti bana.
Senin öykülerin…
Sonsuzluktan sınırlı zamanlara akan, kuşkulu, yetersiz, yersiz yönsüz bırakılmış gençlerdik. Her birimiz kendi gurbetini yalnızlıkla yürürken gelecek ve geçmişten arınmıştık. Bugünle avutulmaya çalışılırken giydiğimiz umutsuzluklarımız vardı. Cesaretsizdik. Savunmasızdık. İnançlarımız karmakarışıktı. Güvensizdik.
Tüm bunlara karşın alacalı umutlarım vardı. Çünkü öyküler vardı. Vazgeçemeyeceğimi sandığım şehrimden uzun bir yolculuğa çıkarken beni yüreklendirdi.
İşte o öyküler güvenli sılamdan vazgeçmem için, çelimsiz günlerimin zor alınan kararlarında bana cesaret kattılar. Yeniye, hep daha yeniye koşmamı sağladılar.
Gerçek öyküler yaşamak coşkusuyla yıkarlar insanın içini. Eskiyi kabuk kabuk atıp, direne direne, anlamı, biçimi, sesi, suskunluğu, tadını tuzunu bulana kadar yineleye yineleye kusursuzlaşmışlar; emeğe, sevgiye, umuda kök salarak tüm erdemlerden bir parça olmuşlardır. Bu yüzden senin her öykünün, dahası, her öykü kitabının rengi, sunusu, kokusu bambaşkadır. Alttan alta aynı coşkun sevginin aydınlık bir su gibi aktığı yüce gönüllü anaç bir bahçenin iklimiyle dolu çiçeklerdir her biri.
Dünyanın farkında olmayan” bir çalgıcıyı Basmane’de bırakıp, emekli aylığıyla geçinen yaşlı dullarla dolu (gençken dul kalmış ve ele güne muhtaç olmadan çocuklarını büyütmüş) beyaz bir apartmanın sokak kapısında bekliyorum. Her balkondan ayrı bir ses cümbüşü yayılıyor, geceye. Doğrudur oysa “Nermin hanımların sonunu Sabire hanımlara düşer anlatmak…” Ele güne karşı kabara kabara… Namus taslayan oyunbazlıklarla. (Çalgıcı, Dünyada Teknik Arıza)
Eşyalar yaşamımızın uzantısıdır sanki. Kentli yalnızlıklar içinde uyuruz, uyanırız. Boşlukta ‘Mavi’dir ölmüş ana babalar. Yeniden çocuk olamayız ki. Dolmuşlarla akar kalabalık ter kokusu. Aynı semtte oturarak, günün aynı saatlerinde aynı dolmuşta karşılaşmanın ayrıcalığını paylaşarak… Aksaray Dolmuşuna kimler binmiş diye eğilip bakınca görürdüm, İnciraltı dolmuşlarının kahramanlarını. Kendi yaşamını, başkalarınınkiyle karıştırır gibi kısacık bir yolculuğun tadını çıkarmak duygusuyla dolup taşanları… (Boşlukta Mavi, Aksaray Dolmuş)
Kadınlar... Sesleri ışıldar sadece yokluklara karşı gönenç dolu avuntularla…
Arka camın önünde, tatlı sarı kabarık tüyden yapılmış bale elbisesiyle bir mum bebek hafif hafif sallanıyordu. Esinti olmadığı halde niye sallandığını düşündüm ve buldum: Ben arabaya binerken yorgun olmadığım zamanlardaki gibi şöyle hafifçe başımı eğerek içeri süzülüvermemiş, ‘Ayhh! Aman’ diye hızla oturmuştum. Şoföre gelince, o, kolunun fiyakalı bir hareketiyle kapıyı ‘çatt’ diye kapamıştı. Bebek onun için kendi dünyasında -ince bir gülümseyişle- sallanıp duruyordu.”
Bir öykünün genelleyen bütünlüğü içinde ayrıcalıklı yerlerimiz vardı sanki. Kendisi olan tek kişiydi şoför. Her yolculukta, her dolmuşta yolların sonsuzluğunu, yaşamın kaçınılmaz döngüsü olarak benimsediklerinden olsa gerek. Hepsinde aynı alışkın gülümseyiş.
Senin öykü kahramanın Bilge’nin iç çekişleriyle dolu sanki kalabalık içinde sıradanlaşmış yalnızlıklar. Belki de okumanın ya da düşünmenin çoğalttığı sorular, sorgular… Hem içinde olmak hem de dışında kalmak çemberin. Bıkmak ama vazgeçememek. Toplumun değer yargılarını soyup, kendisi olmayı özleyen genç kızların dönüp dolaşıp annelerinin istediği gibi bir yaşamı giyinivermeyi kendi seçimi sanmaları, ne kadar tanıdık…
Yazık oldu. Hayatı bu kadar anlamamalıydık.” (Bozbulanık)
Senin öykülerin…

Nilüfer Altunkaya

Varlık’ta (1259. Sayı) yayımlanmıştır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …