Ana içeriğe atla

Öpücük Balığı


İşe telefon açıp, “Gelirken buğday al” dedi. “Naapıcan buğdayı kızım?” diye sormadım. Söylemezdi ki. Dünyanın en sevimli delisiydi. O öyle biriydi işte. Küçücük giz dolu oyunlar başlatırdı. Ne buğdayı, naapıcak acaba, nereden alıcam ben şimdi? Merak etmeye başladığım anda kendimi çoktan oyunun içinde bulurdum.

Evet, oyun başlamıştı. Savaş’a “Buğday almam lazım, nerde satılır?” diye sordum.

- Ha?

- Buğday.

- Eee, nolucak buğday?

- Hiç. Tavuk buldum da bi tane, buğday veriyim diyorum.

- Sittir lan!

Ciddi miyim diye gözlerime baktı. Ben de çok ciddi baktım.

- Gültepe’de bir civcivci var ama buğday satar mı bilmem. Daha çok suni yem olur onlarda.

- Yok, suni yem olmaz, buğday lazım. Yumurtanın sarısı doğal renginde olmuyo o suni şeylerle, pis bi rengi oluyo. En iyisi buğday.

- Ha bi de yumurtluyo. Harbi tavuk yani, ciddi bi tavuk kimliğine sahip. Bir ara ben de besledim, spenç tavuğu diyorlar. Tam yumurta tavuğuydu. Bazıları et tavuğu oluyor ya, pek yumurtlamaz onlar. Bak ne diycem, esas darı sever hayvan, çift sarı çıkarır, darı al sen ona.

Oyun böyle bir şeydi işte, o başlatırdı, hayatınıza aniden buğday, darı, tavuk, yumurta ve size “yedi kafayı” diye bakan bir sürü insan girerdi.

Komik, sürükleyen, ama paylaşılan giz nedeniyle bir o kadar da heyecanlı bir oyun. Büroda durduk yere başlattığım tavuk geyiğine daha fazla dayanamadığımdan, buğday bulmak üzere çıktım. Buğday, noolcak acaba, kuruyemişçilerde var mıdır?

- Keşkeklik mi? Aşureye falan mı katçaanız?

- Ne?

- Buğday sormadın mı?

- Ha evet, olabilir.

- Sonunu dün sattım, yok.

Hıyar kuruyemişçi! Lan madem yok, niye aşure mi keşkek mi car car ediyorsun, sana ne! Bu millet de bi tuhaf ha! Buğday var mı, var ya da yok. Bitti, bu kadar. Sana ne ne olacağından. Az kaldı özel hayatıma giriyordu herif. Hem bir tarım ülkesinde buğday bulmak bu kadar zor mu olur kardeşim, sinirleniyorum ama! Hani lan bu ülke bir tahıl ambarıydı. Adam başı buğday olması lazım. Kendi kendime gülüyorum. Biliyorum, o da gülecek, gülücez. Öpücem sonra, sonra, sonra noolcaksa o buğdaylar. Mısırçarşısı’na gidiyorum, oradaki baharatçılarda kesin vardır. Bu arada, kendimi gerçekten tavuk gibi hissetmeye başladım, buğday arayan acıkmış bir tavuk. Bık bık bık bıdaaak…

Aslında içimde garip bir mutluluk var. Her şeyi birden unutup bir avuç buğday için İstanbul’u dolaşıyor olmak içten içe hoşuma gidiyor. Onu bu yüzden seviyorum galiba. Bana da sıçrayan bir tılsımı var. Her şey bombok giderken, nooluyosa bir şey oluyor, onun yarattığı illüzyona dalıp oyun oynuyorum. Çocukmuşuz biz. O mısır saçlı, habire sümüğünü çeken afacan bir kız, ben dizleri yara içinde haşarı bi velet, dünyanın zillerini çalıp, vınnn kaçıyoruz. Şimdi ne kadar alıcam ki ben buğdaydan. Bir kilo yeter mi acaba? Evde tarım yapıcak diil ya, yeter herhalde. Anlarmış gibi buğdayları karıştırırken yakaladım kendimi, iyisini seçicem sanki. Neyse, aldık işte, bir kilo buğdayımız oldu. Yanında bir tane de ufak rakı. Manyağım lan ben, bariz manyağım.
“Geldi mi buğday?” diye sordu. Gözleri ışık ışık. Meraktan çatlıyorum ama belli etmeden “ıhı” diye torbayı uzattım. Cadı! Aldı torbayı masanın üstüne koydu. Ne olacak şimdi bu buğday? Sormayacağım ama! ”Naaptın?” dedi. Elinin körü, saatlerdir buğday arıyoruz herhalde. “Toprak Mahsulleri Ofisine gittim canım. Taban fiyattan destekleme alımı yaptım.” Gülüyor. Her şey o gülsün diye zaten. Bence onun kadar güzel gülebilen yoktur. Ama bu gerçek yani. Çok gülen insan gördüm ben. İşim gereği. Hakkaten bakın, ben bu konuda otorite sayılırım. Ben sizinle geyik çevirirken o kayboldu. Birazdan, elinde bembeyaz bir güvercin. “Bak şimdi“ dedi; “bu senin dilek güvercinin. Ona avucundan buğday yedireceksin, sonra gagasından öpeceksin ve bir dilek tutup gökyüzüne bırakacaksın.” Dedim ya, tılsımı var onun. Aniden güvercin de çıkarır, tutup yaşamınızı bi saniyede masala çevirir. Bitmesin istersiniz. “Bitmesin” diye dilek tutup güvercini gagasından öptüm. Balkona çıktık sonra. Pıt pıt kanat sesi. Pıt pıt iki çocuğun yüreği.

Balkona yıldız tozları mı yağdı? Çok mu güldük? Peki çok gülmek iyi midir gerçekten? Ağlar mı sonra insan? Babaannem Deli Fadime’nin dediği gibi “Dünyanın düz murâdı yok” mu? “Çok muhabbet tez ayrılık“ mı peki? Noolur “öyle diilmiş” olsun. Noolur bitmesin. Pıt pıt yüreğim. Gece yemin ederim, yıldız tozu yağıyor. Ertesi sabah Kadriye oldu. Espiri olsun diye bahar temizliğine girişti. Kadriye, onun masal kahramanlarından biri. Söylediğim gibi, yaşam bir oyun onun için. Gerçekle dalga geçer hep, sevmez sanki.

İlk Kadriye olduğunda yeni tanışmıştık. Yine işe telefon edip yufka ve çökelek istemişti. Buğday gibi değil, onları daha kolay buldum ve eve gittim. Kapıyı çaldığımda yeri siliyordu. “Ayağını çıkar kocacım” dedi, “yeni sildim.” Çok güldüm. Yufkayla çökelekten “yanmaz tavada sana böreği” yaptı, yedik. Sonra eline bir tığ alıp dantel örüyormuş gibi yapmaya başladı. “Delirdi” diye baktım. Saçlarına bigudi tuttururken “Naapıyosun yaa?” diye sordum. “Nooluyo kızım?” Garfield gibi gözlerime baktı. “Yarın eltimgil gelecek” dedi. Sonra güldü. Nasıl güldüğünü biliyorsunuz. O gün bana “annesi gibi” olmuştu. Ya da benim annem gibi. Oynuyordu. Başka bir şey. Herkesin “gerçek” diye bildiği şey, onun için sonuna kadar sahte ve saçmaydı. Komikti ama, ürkütücüydü. Yani hep oynanamazdı ki! Eninde sonunda hayat “bööle bişeydi” işte. Yoksa değil miydi? O Kadriye olup “çekirdek aileyle” dalga geçmeye başlayınca ben de rolümü aldım. “Fehmi” diye bir herif oluyordum. Çizgili pijamamı ayağıma geçirdiğim gibi biraları içip televizyon karşısında pıt pıt zapping yapıyordum. Gülüyorduk sonra. Kadriye ve Fehmi çekirdek rolünden çıkıp biz oluyorduk. Pıt pıt, iki çocuk yüreği…

Onun masal kahramanları bir tane değildi ki! Bazen Müge ile Furkan olurduk. Aslında onlar bizim arkadaşımızdı ama o, onların ilişkisini sahte ve anlamsız bulurdu. “Kola alır gibi işte, birbirlerini ve her şeyi tüketiyorlar.” Müge olduğu zaman “Eskeyp’e gidelim mi? Trafo’ya zıplayalım mı?” diye sorardı. Ama asla gitmezdik. Onun dünyasından çıkamazdım. Ben çıkmak ister miydim peki? O zamanlar bu soruyu kendime hiç sormadım. O, “dışarıdakiler”i öyle iyi biliyor ve anlatıyordu ki, ara sıra “dışarı kaçtığımda” bile onunla oyun oynuyormuşuz, o bana “gerçeğin masalını anlatıyormuş” gibi olurdum.

Ha bir de, en önemlisi “öpücük balığı” vardı.

Onun en yalın ve samimi hali. “Ben öpücük balığıymışım” deyip yanağıma bin tane masum öpücük konduruyor, dakikalarca pıt pıt pıt öpüyordu. Öpücük balığı, öpücük balığı, pıt pıt pıt... Masallar biter mi, biter işte. Arasına reklam girecektir, güzellik maskesi takılacaktır, savaş vardır, birileri öldürülecektir, birini kör bırakacaksınızdır, birinin yüreğini söküp atacaksınızdır, zehirlenecek denizler, ağlatılacak çocuklar… İşiniz vardır yani, öyle önemli, öyle vazgeçilmezdir ki! Bir gün bana “gitme” dedi. Ama hep öyle derdi. “Yelkovan dokuzun üstüne gelinceye dek, bu şarkıdan iki şarkı sonra..” Hiçbir keresinde bırakmazdı beni. İyi, tamam, oynadık, bitti. Dönüşte yine oynarız, dinlemezdi. ”Bak şimdi bu çerez tabağını dökücez; leblebiler saatmiş, üzümler dakika, fındıklar günmüş ama. Sayalım, o kadar sonra git.” Pazarlık ederdim. “Fındık gün diilmiş, leblebi saat, ona tamam.” “Peki” derdi. Sonra aniden nereden bulduğunu bilmediğim tek şamfıstığını çıkarıp “Peki bu yılmış, yıl olsun“ derdi. “Yüzyılmış tamam mı, ölüm gelinceye kadarmış.” Üzümleri, leblebileri falan sayardık sonra. Tek şamfıstık, o yüzyıldı. O ölümün geldiği zamandı. Onu pek tartışmazdık. Onu açar, yarısını yer, yarısını bana yedirirdi. Sonra, sonra o öpücük balığı ve ayrılık...

“Ben gidiyim” dedim. Sesi boğuktu, ”Gitme” dedi. Ama söyledim. Hep öyle derdi, giderdim sonra. Döndüğümde oradaydı, bilirdim. Yine “gitme” derdi. “Gitme” dedi. Gözlerinde yaş tomurcukları, birazdan duracak dünyalar, sanki hepimiz ölücez. “Bu kez gitme!” Gitmesem olur sanki. “Ama bunun sonu yok ki!” dedim. “Yok işte salak“ dedi. ”Hep sonunu istiyorsun. sonu, bittiği yer, tükendiğim zaman. Yerine yenisini tüketmeye başlayacağın zaman. Bu kez gitme işte, gitme.” Karşısında bir çocuk gibi duruyorum. İçimden bir çocuk o duvarı tırmanıp aşmaya çalışıyor ama olmuyor. Birileri yıllarca ördü o duvarı. Annem koydu bir tuğla, sonra babam, dayım, öğretmenim, komutanım, patronum, radyom, televizyonum…

Gidicem ben, işim var işim. Çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem, yalan söyliycem, rakı içicem. Hasan’a borcum var, Tarık’la sözleştik, kaçıcaz hafta sonu, karı bulmuş. İlknur iş arıyo sonra, resmen iş istiyo işte, aramıştır. Onun yeri ayrı ama İlknur da fena değil şimdi, işim var işim. “Gidiyim ben” dedim. Bu kez gözleriyle “gitme” dedi. Ben de ona “gözlerim sana mı kaldı” gibisinden baktım. Tek sana mı kısmet olacak sanıyorsun benim “çivileyen bakışlarım”. İşi var gözlerimin, kritik pozisyonlara bakıcam, topa konsantre olucam, Top Secret’ı izliycem, günlük kuru yakından takip edicem, İlknur’un kalçalarına bakıcam, MTV’nin klipleri, savaşlar, siyah-beyaz yerli filmler… İşi var gözlerimin.

Sonra yıldırımlar çaktı. Hiç susmadım. Hayat masal mıydı yani? Dışarıda millet birbirinin gözünü oyarken, biz burada yanak yanağa, noolcaktı yani, leblebiden saat olur mu? Vakit denen nanenin ne demeye geldiğini herkes biliyor artık. İyi, pıt pıt pıt öpüşelim, sen beni seviyormuşsun, ben seni çok. Ee, anangil “oturma odası takımını erkek tarafı alsın” dediğinde ne bok yiyecez peki? Öpücük balığını mı satacağız? Nefes nefese sustum.

“Dışarıdakiler” dedi. “Dışarıdakiler, bunu beceremez işte, öpücük balığını kimse alıp satamaz. Sen bile, diyelim ki öyküsünü yazdın, beş para etmez.”
Bir varmıştı, şimdi bir yokmuş. Nevizade Sokağı’ndayız, yol boyu meyhane. Masanın altından İlknur’un elini tutuyorum, dördüncü kadehten sonra sayamaz oldum rakıları. Bir çingene, yanındaki masaya keman çalıp haykırıyor “Dönülmeyyz akşamıyyn ufuğuğun daiiz, vakiyyt çook geyç artık...” Elini darbukaya röntgen filminde her patlattığında gözümün önünde bi dudağı gökte bi dudağı yerde masal devleri görüyorum. Gümm! Dev. Güm! Lamba cini. Güm! Haramiler. Kocaman bir davulun üstünde küçük bir şey kırıntıları dökmüşler gibi, belki öpücük balığının yemleri onlar. Hani onun en yalın ve sevimli hali gibi. Gümm! Zıplıyor hepsi, gümm zıplıyor her şey. İlknur’un göğüsleri kliplerdeki gibi havalanıp zıplıyor, uçuşup tekrar yerine düşüyor, tabaklar, yıldızlar, sigaram, canım yanıyor. Sonra pıt pıt pıt... Darbukaya üç parmak darbesi vuruyor çingene. Masalların sonunda gökten teklifsizce düşen üç elma bunlar. Ben görüyorum, İlknur görmüyor, kimse görmüyor.

Müzik bitti. İlknur bir şeye gülüyor. Masanın yanı başında, tuhaf, simsiyah gözlüklü, başı sımsıkı bağlı bir kadın var. O hep var Nevizade Sokağında. Elinde kocaman bir çerez kavanozu, sormadan, avucundaki çay bardağını kavanoza daldırıp, bardak dolusu kuruyemişi masamıza boşaltıyor. Cebimden para bulup kadına uzatıyorum, aklımda zamanın en acı tadı. ”Peki kaç leblebi var bunun içinde teyze?” diye soruyorum. Kadının suratını yıllar bıçaklamış, sesinde hırıl hırıl alaycı bir öfke; “Manyak mısın sen koçum?” diyor. İlknur gülüyor, benim gözüme üç elma kaçtı, masalların kötü kalpli cadısı avucumdaki parayı yolarcasına kapıp yan masaya seğirtiyor.

Az önce bir masal bitti, kimse bilmiyor. Öpücük balığı bir iskelede, güneş altında çırpınıyor. İlknur’un gözlerinin işi var, benim yüreğim kovulmayı çoktan hak etmiş, boşta gezer.

Uzaklarda bir çocuk, uyuyakalmış ninesini sarsıp “bana masal anlat” diye ağlıyor.

Diyelim ki öyküsünü yazdım, beş para etmiyor…



Atilla Atalay



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …