Ana içeriğe atla

Özsaçmalama Hakkı


Öz, saçma bi'şey hakkaten. Bir defasında, lisans öğrenciliğimizdeydi, bir arkadaşımız töz nedir? diye bir soru attıydı ortaya, sonra odasına çekildi, KPSS çalıştı, erkenden de uyudu. Biz sabaha kadar konuştuyduk. Öğrenci evi böyle de bir yer.

(Bu yazıda özsaçmalama hakkımı kullanacağımdır. Daldan dala geçeceğimdir, affola!)

Geçenlerde herifin biri intihar etmiş, allah rahmet eylesin. Özkıyımından önce de bir video çekip yüklemiş sanırım internete. Epey tartışması dönüyor. Ama hiç ilgimi çekmiyor. Her şeyi merak eden ben, vidyosunu bile izlemedim daha. İzlemeyi de düşünmüyorum. Kıskançlıktan mı acep? Belki de.

Mutsuz Olmak diye bir kitap okumuştum geçenlerde. Hayır, nasıl mutsuz olunacağını iyi bilirim, bu konuda bir şey okumama gerek yok. Kitap genel olarak, üzerimizdeki mutlu olma baskısını ele alıyordu. Neyse okursunuz. Oradan aklımda kalan, melankoliklerin intihar fikriyle çok uğraştıkları. Yani kısaca: Depresifler intihar eder, melankolikler ise intihar fikrini dolaştırıp dururlar zihinlerinde, dillerinde. Hayatlarının bazı dönemlerinde intihar etmeli fikrini canhıraş savunurlarken, bazı dönemlerde de intihar karşıtı olurlar. Sanırım ben şimdi intiharla ilgili fikrimi değiştirdim ve özkıyım ya da intihar, ne diyorsanız, bu konu hiç ilgimi çekmiyor. Ben artık daha çok özyıkımla ilgiliyim. Herkes kendini yıksın önce bi hele, gerisi kolay.
Özkıyım filan denince, dildeki özcülük çabaları düştü aklıma. En son selfie (özçekim, nefs-i suret, vs) tartışmasında yaşadık. Allahım ne saçma! Böyle beyhude bir çaba ve faşizan bir tavır ömrümde görmedim. Gereksiz. Gerek yok. Bırakın diller karışsın birbirine. Belki gene tekleşiriz hem, ne güzel olur. Tekrar başlarız Babil Kulesi inşaatına. (Önce ihaleye çıkarız tabi.)

Madem yeri geldi, şu hain çevirmen meselesine de el atalım a dostlar. Bakın Cemil Meriç ne demiş: “Tercüme, Babil Kulesinde yolumuzu aydınlatan hırsız feneri. Sönük, titrek bir ışık. ‘Traduttore, traditore’ [hain mütercim] iftira değil, kader. Dilden dile aktarılan ruhtan çok lafız, şiirsiz bir ‘aşağı yukarı’. Hele aktarılan dil, tarihi buuttan mahrum, suni bir ‘jargon’ ise, bizdeki uydurma dil gibi.” (Umrandan Uygarlığa, sahife 309)

Tamam, we believe in translation, ama bi yere kadar tabi. Çeviri yapanlar, hele ki edebiyat çevirisi yapanlar, hele ki şiir çevirmek için debelenenler daha iyi anlayacaktır dil karşısındaki o çaresizliği. Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Olmaz, bir türlü olmaz işte. Aynısı değildir, çevirdiğiniz. Olamaz, na-mümkün zaten. Çevirmen, hain ve mutsuz olmaya mahkumdur. Üstadın dediği gibi, kaderimiz bu, kabul etmeli. Ne demişti pos bıyık: Amor Fati! (Ben bunu okuyunca hep aklıma Fatih gelir, Foti/Fati denir kendisine; bu sözü ben hep “aşık olsana lan Fati!” gibi algılıyorum, dilin hududu yok işte.) 
Edebiyat söyleşilerini çok severim. Çok şey ele verirler. Tabi ısmarlama ya da basmakalıp sorular içerenleri kastetmiyorum. Eskiden herkes daha bir ihtiyatsızmış, ne güzel! Neden dedim bunu? 1960 basımı bir kitap geçti elime: Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar. 50 edebiyatçıyla söyleşi var, 50 söyleşi. Ama kimler kimler, ne sözler ne sözler. Denk gelirseniz okuyun.

Çok daldan dala bir yazı oldu, bunun’çün, söz konusu kitaptaki söyleşilerden bu dildeki öz şeyleşme trendiyle ilgili olan bir parçayı alıntılıyorum efendim aşağıya, buyrunuz:

Mustafa Baydar: Celal Sılay verdiği bir mülâkatta, Ataç’ın kültürü, münekkid olmıya elverişli, mizacı ise değildir diyor. Siz de aynı fikirde misiniz?

Asaf Hâlet Çelebi: Nurullah Ataç beyi şahsen severim. Evine gidip yemeğini yedim. Görünce benden selâmını diriğ etmez. Ama acaip halleri vardır. Bir kere evine çağırdığı zaman, sabahtan akşama kadar, Allaha inanıyor musun, niye inanıyorsun diye başımın etini yedi. Garip garip kelimeler uyduruyor ve bunu ille kullanılsın diye empoze etmek istiyor. Halbuki hayatiyeti olmadığı gibi lüzumsuz yere bir nevi dilde rasizm (ırkçılık) yapmaya matuf olan bu uydurma Türkçe kelimeler hem kakafonik ve hem de gülünç şeyler… Münekkid olup olmadığının farkında değilim amma, müşarünileyh, Edebiyat-ı Kadîmemizi pek iyi bilir ve pek de tatlı inşad eder… (Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar, Sahife 67)

Tabi burda, bir şairin zamanın okkalı eleştirmenlerinden Nurullah Ataç hakkında söyledikleri çok mühim. Bugün böyle bir şey yapabilecek -afedersiniz ama- böyle taşaklı bir şair ya da yazar var mı? (Kayıp Aranıyor)
Geçenlerde eski defterleri kurcalarken buldum. Liseden kalma, birçok arkadaşın içini şiirle doldurduğu bir deftere denk geldim. Orda Özkan Mert’in aforizmalarından biri: "Şiir güzel söz söyleme sanatı değildir: Sözcükleri öpüşturme ve dölleme sanatıdır." Hem de, şiir, bu sevişmede dil/din ve dahi cinsiyet farkı gözetmez ha! Sosyalisttir şiir, aynı bizim Bilić.

O zaman, daldan dala dolaşan bu yazıyı en güzel şeyle noktalayalım; şiirle. Asaf Hâlet Çelebi’den gelsin (şiir için öykücü arkadaşım, sevgili İrem Karabaş’a teşekkürlerimle…):


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …