Ana içeriğe atla

YAZ LODOSU

Aysun Kara

Dolunay daha çıkmamış. Hep yetişilecek bir yer telâşında, her zamanki gibi erkenciyiz. Balıkçı lokantası değildi, meyhane de sayılmazdı. Dolunayı seyredebileceğin bir deniz kıyısı; beğenmezsen çekip gideceğin topu topu üç masa. Her biri ayrı hava çalan sandalyeler, örtüsüz masaların çevresine dizilmiş. Tahta sandalyeler, plastik olanlarla dalga geçmek için lodosun azıtacağı zamanı bekliyor, öyle bir genişlik üzerlerindeki. Ağacın dalına asılmış radyodan dökülen bir hâdise var can ile cânân arasında... Kediler ortada yok henüz.

Çürümüş, artık kullanılmayan iskelenin yanı başına betondan yenisini yapmışlar. Tahta iskelenin önündeki masaya oturuyoruz. Yola çıktığımızdan bu yana ilk defa konuşuyorsun: "Korkuluğa yaslanma, denizi boylarsın!" Derme çatma barakadan elindeki plastik leğeni sallayarak yeni yetme bir kız çocuğu çıkıyor. Arkasından da ağzında sigarasıyla annesi olabilecek iri yarı kadın. Kız elindekini bırakıp zor taşıdığı bir kova getiriyor içeriden. Ayağında parmak arası terlikler, tırnakları acemice boyanmış. Barakanın önündeki beton basamağa oturup su dolu kovadan alıp ayıkladıkları midyeleri mavi leğene atıyorlar. Kız, kabukları doldurduğu çöp torbalarını barakanın yanındaki açıklığa taşıyor. Midye kabukları denize atılacakmış, yeniden üremesi için. Öyle diyorsun; "yoksa bunca insana nasıl yeter boğazın midyesi..." Kısa boylu, saçı sakalı birbirine karışmış adam, üç masanın ve az ötedeki barakanın sahibi olmalı. Masamızı kirden rengi atmış bir bezle siliyor. "Lüfer başladı mı?" diye soruyorsun, "Daha erken" diyor, boncuk gözleri fıldır fıldır. Denizden bugün ne çıktıysa onu yiyecekmişiz. Bezi iğdenin dalına iliştiriyor. Radyonun da asılı olduğu ağaca iğdeliği yakıştırdım, akasyadır belki. Sakallı, masalara servis yaparken kaşla göz arasında pencerede duran fesleğenin yanına bir bardak rakı bırakıyor. Salı pazarından aldığım V yaka, bordo desenli elbise üzerimdeki. Lodos kendini hissettiriyor. Şu, sırtıma bir hırka almama âdetim yüzünden ürperiyorum. Pahalı lokantalardaki gibi şal bulundurmuyorlardır müşterileri için. Yan masadaki gürültücü  grubun en yaşlısı "Geçen seferki gibi beş tane izmariti ekmeğe katık etmeyelim aman!" diyor. Sakallı hafif mahcup, "Olur mu hiç, mezgit, barbun çok, hem olmasa da iki yumurta kırıveririm size!" Kahkahalar, sataşmalar...

Ameliyattan sonra yine geliriz," diyorsun. Kafa sallayıp rakıyı dikiyorum. Boğazımdaki yumru yine de geçmiyor. "Aç karnına içme!" diye uyarıyorsun. Kara kedi ile göz göze geliyoruz. Diğerleri boncuk gözlü adamın elindeki kızarmış barbun tabağının peşinde, kediler anason kokusunu duyarlar mı acaba? Ayağı aksak kedi, yan masadakilerin attığı ekmek parçalarını koklayıp burun kıvırıyor. Kadın midye ayıklamaya ara verip barakadan iki tabak, çatalla çıkıyor. Basık kapıdan geçerken boyunun uzunluğu dikkatimi çekiyor. Salına salına elindekileri bizim masaya bırakıyor, üzerine oturan çivit mavi bluzunun içine bir şey giymemiş. Memeleri umurunda olmayan bir kadın o. Memelerimi bol gömleklerle gizlediğim gençlik yıllarımı, kambur duruşum yüzünden çektiğim sırt ağrılarını anımsıyorum. Daracık tişörtler giyen sıska kızlara özendiğim yıllar. Zamanın geçişi, keşke dediklerim, kıyıya vuran başıbozuk dalgalar gibi gözümün önünde.

Bir sigara daha yakıyorum. Bu gece birbiri ardına içtiğim sigaralara ses çıkarmıyorsun. Oysa her şey normal olsun, kavga edelim istiyorum.

Kadın ağzında sigarasıyla yan masanın eksiklerini tamamlıyor. Barakaya girip çıkarken fesleğenin başını okşayıp avcunu kokluyor her seferinde,  rakısından bir yudum almayı ihmal etmeden. Ay kendini gösteriyor, çiçekli perde uçuşuyor. Sakallı, kızarmış midye dolu iki tabağı yan masaya bırakırken lodosun azıtacağını söyleyen genç adama, " durulur birazdan yaz lodosu bu, güz lodosu gibi önüne kattığını yerden yere vurup tekneleri parçalamaz, merak etme doktor bey!" diyor. "Öyle diyorsan öyledir," diye yanıtlıyor genç adam. Geçen yaz çıktıkları mavi yolculuk anılarına dönüyor yeniden.

Doktorum "Birlikte zaman geçirin bu gece. Dolunayı keyifle izleyeceğiniz bir kadeh de rakı içebileceğiniz sakin bir yer önereceğim size," dedi. Çekmeceden aldığı bezle gözlüğünü silerken "bir kadeh ama!" diye uyarmayı ihmal etmedi. Yolu bozuk olduğundan pek bilinen bir yer değilmiş. Kimse öğrensin de istemiyormuş doğrusu. "Böyle yerler öyle azaldı ki ama bu gece siz gidin," diyerek yatış işlemlerini yaptıracağımız kâğıdı elimize tutuşturdu. "Ameliyatınız planladığımızdan uzun sürebilir, konusunda deneyimli üniversiteden hocam da girecek. Size birtakım belgeler imzalatacağız; kural gereği... Açtığımızda ne ile karşılaşacağımızı bilmiyoruz." Karmakarışık masadan birkaç kağıt daha uzattı "sonra okursunuz acelesi yok!” Biz odadan çıkmadan, bakışlarını bilgisayarın ekranına kilitledi, "iyi günler" dileyip çıktık. Yıllar geçtikçe kurtulacağı acıma duygusunu kimi hastalarına uygun gördüğü ayrıcalıklarla sağaltıyor olmalıydı.

Tabağımda kalan barbunları, bacaklarıma sürtünen kara kediye veriyorum, diğerleri de etrafıma toplanıyor; balık yeme becerilerine şaşıyorum. Yan masadaki kadınlardan biri küçük çığlıklarla su atıyor üzerlerine.  Kedilerin sudan korktuğunu bilmiyordum.

"Üşüyorsan..."

"Üşümüyorum, ama gitmek istiyorsan…" Duymazlıktan geliyorsun.

"Uykum geldi, gidelim," diye üsteliyorum.  Zaman yitirmeden hayali bir kalemle boşluğa yazarak hesabı istiyorsun.

"Alkol kontrolü başlamadan kalktığımız iyi oldu," diyorsun, saatine bakarak.

Boncuk gözlü sakallı, bırak o zıkkımı da gir içeri, bulaşıkları yıka deyince kadın gülüyor arsız arsız, adam da..

Ay bulutun arkasından çıkıyor, üşümüyorum artık. Kadın sigarasının dumanını dolunaya savuruyor. Lodos alabildiğine...


Aysun Kara

Yorumlar

  1. İnce bir sızı ve yalnızlık bıraktı bende bu Yaz Lodosu...
    servet

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …