Ana içeriğe atla

Adam delirmiş. Karısını çok seviyormuş.


Önce öykü, başlıksız:

Adam delirmiş. Karısını çok seviyormuş.

Neden başlıksız? Bizi yönlendirmesin için. Şimdi biraz öykü fırtınası yapmaya ne dersiniz? Öykü çözümlemesi/analizi gibi sevimsiz bir ifade kullanmak istemiyorum, o yüzden öykü fırtınası.

Yukarıdaki iki cümlenin en az 13 tane farklı versiyonu yazılabilir. Kip değişikliği, virgüller, cümlelerin yerinin değiştirilmesi, küçük/büyük harf kullanımıyla yapılabilir bu. Biz bu versiyonunda karar kıldık.

Hadi gelin, bu öyküden neler duyabiliriz, bir bakalım gençler. Bizim (ben yanıma Ozan Çororo’yu, Ahmet H. Erkan’ı, içimdeki taşra bebesini, bozkır kurdunu, bu öyküyle ilgili gördüğüm rüyaları filan aldım, yalnız değilem) uydurduklarımıza ekler yapabilirsiniz, yorum kısmına yazabilirsiniz.

Adam karısını çok sevdiği için mi delirmiş? Delirdikten sonra mı çok sevmeye başlamış karısını? Yoksa ikisi birbirinden bağımsız şeyler olabilir mi? Bakalım. Önce öykü, tekrar:

Adam delirmiş. Karısını çok seviyormuş.

1 Adam çalışıyormuş. Karısı ev hanımıymış (ev kölesi, ev hizmetçisi, ücretsiz ev hizmetlisi). Bunlarla ilgili milyon ayrıntıya girilebilir. Ama biz kestirmeden gidelim çünkü ömür yetmez o kadar uzun yazmaya. Ne diyorduk? Evliler. Adam akşamları koşa koşa geliyor eve, çünkü yeni evliler. Yaşayıp gidiyorlar. Bir kasaba olsun yaşadıkları yer. Bir akşam eve geldiğinde adam, evde başka bir adam görür. Soran gözlerle baktığı karısı, adamın uzak bir akrabası (Kuzen? Neden olmasın!) olduğunu, bir süre misafirleri olacaklarını söyler. Adam -tabi ki- iyi niyetli ve misafirperverdir. Günler geçer. Misafir adam, yaşça biraz büyüktür karı kocadan. Önemli mi? Ayrıntı işte. Evin adamı bir gün, işten erken çıkıp gelir eve. Ne görür? Mesela şunu: Misafir adam, karısını komodine dayamış, arkasına geçmiş, malak emziriyorlar. Tabi şok! Öldürür mü onları? Bağırır mı? Ne yapar? Bilemiyoruz. Ama delirmiş işte. Karısını çok seviyormuş. Gerisi yüce adaletin işi, biz kuytumuza çekilip yeni bir hikaye uyduralım.

2 Adam (Yukarıdaki delirmeden önceki adam mı? Olabilir. Bambaşka bir karısını çok seven adam da olabilir, bu dünya olabilirlikler tarlasıdır sayın okuyucular) bir gün eve dönerken iş çıkışı, ya da gece kahvehaneden eve dönerken, yağmurlu bir gündür, bir ağacın altında takılıp kalır. Gözünü, bir yapraktan düşmek üzere olan bir yağmur damlasına dikmiştir. Düşecektir. Düşmesin. Bekler. Ellerini açar damlayı tutmak için, tutar da ama damla artık yok olmuştur. Ağlamaya başlar. Saatlerce ağlar. Birileri onu alıp evine götürene kadar. Delirmiştir. Kayış kopmuştur işte. İnsan nasıl delirir? Böyle delirmez mi diyorsunuz? Emin olmayın. Hem yazdığımız her şey gerçekleşme potansiyeline sahiptir, unutmayalım.

Bu arada, karısını çok sevmesi kısmı? Evet, adam delirdikten sonra, daha önce normal evli çiftler gibi olan ilişkileri değişir. Adam karısını çok sevmeye başlar, daha önce tenine hiç dokunmamış gibi sevmeye.

Ya da: Karısını zaten çok seviyormuştur. Delirmesiyle bir ilgisi de yoktur. Delirdikten sonra bu sevgide bir değişiklik de olmamıştır. Olamaz mı? Olabilir.

3 Adamla kadın küçük bir tarlayı icar tutmuşlar, henüz çocukları yokmuş. Tütün ekerlermiş. Yazın tarladaki çardakta kalırlar, bir tek ilçenin pazarına giderlermiş, haftanın bir günü. Orada kalmak zorundalarmış çünkü dizilen tütünleri korumak gerekirmiş, hafazanallah, aniden bir yağmur bastırırsa örtmek gerekirmiş ızgaraları, ellerini yukarı kaldırıp Allah’a -haşa- küfretmekle çözülecek mesele değilmiş, sonra kışın ne yiyeceklermiş? Severlermiş birbirlerini, anlaşarak evlenmişler. Bir gün tarlada tütün kırarlarken, daha sabahın çok erken saatlerinde, bir takım kötü adamlar gelmişler, nedensizce kötü, neden kötü oldukları üzerine zerrece düşünmemiş kötü adamlarmış bunlar, en az üç kişiymişler. Gelmişler.

a) Adamı dövüp, ellerini ayaklarını bir urganla yaşlı bir zeytin ağacına bağlamışlar. Sonra karısına tek tek tecavüz etmişler.

b)    Kadını bir tokatta yere sermişler. Birisi kadını tutarken, diğerleri adama tecavüz etmişler.

İki durumda da delirmiş adam.

Adam çalışıyormuş. Karısı ev hanımıymış (ev kölesi, ev hizmetçisi, ücretsiz ev hizmetlisi). Bunlarla ilgili milyon ayrıntıya girilebilir. Ama biz kestirmeden gidelim çünkü ömür yetmez o kadar uzun yazmaya. Ne diyorduk? Adam çalışıyormuş, esnafmış. Karısını seviyormuş. Karısını aldatmış. Olmuş işte. Her şey de anlatılmaz ki! Sonra bir pişman olmuş ki delirmiş! Olamaz mı? Güldürmeyin beni!
Hasbelkader öykü yazmaya çalışan biri olarak, öykü nedir, nasıl olmalıdır, neler yapılırsa öykü olur, bilmiyorum. Bir metnin öykü olup olmadığını ancak sezebiliyorum. Çok şükür sezebiliyorum. İki cümlelik öyküyü “açmak” için ya da bu iki cümlesinin arasındaki güzel boşluğu doldurmak için daha sayısıza yakın metin yazılabilir. Ancak hiçbiri bu iki cümleden oluşan hali kadar öykü olmayacaktır muhtemelen. Bakın, muhtemelen diyorum. Ama yukarıdaki iki cümlenin öykü olduğunu seziyorum. Böyle öykü mü olur, onu herkes yazar, ne var yani bunda! diyecekleri edebiyat tanrısının merhametine bırakıyorum.

Bekliyorum. Akşamın olduğu yerde. Öykünün nerden geleceği belli olmaz çünkü. Çünkü mezarlıklar öykülerle dolu. Bakınız: mezar taşları.

Sonra öykü, tekrar: Adam delirmiş. Karısını çok seviyormuş.

?

Ha, öykünün başlığı ne olsun? Deli Koca? Olamaz mı? Neden olmasın? Çoğaltılabilir. Çoğaltınız. Çoğalalım.


Onur Çalı

Yorumlar

  1. 'Flash Fiction' ya da seyrek kullanılsa da anlamı daha iyi karşıladığını düşündüğüm ismiyle 'Treshold story' denilen çok kısa ama dolu dolu öyküler döneminden geçiyoruz. Anlam da var öykü de.

    Bir de Hemingway'in bir öyküsü var Onur. Bilinen en kısa kısa öykü olarak geçiyor:

    For sale: baby shoes, never worn.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet, o öykü el clasico :) Bir de Richie abinin (Richard Brautigan) Scarletti Tilt çok ünlü. Ama ben buna da bi bak derim: http://parsomen13.blogspot.com.tr/2013/04/kap.html?q=brown

      Sil
  2. Çok heyecanlıydı, gözleri hala kocaman, nefesi düzensizdi. İnanamıyordu gördüklerine. Durup durup aynı şeyi söylüyordu:
    “Adam delirmiş. Karısını çok seviyormuş.”
    “Nerde öyle adamlar?” diye düşünecek oldum. Ama daha aklımda bu düşünce belirir belirmez içim ürperdi, rüzgârlar esti soğuk soğuk, dizlerimi tuttum. O anlatıyordu:
    “Gerçekten delirdi, gördüm, gözlerimle gördüm. Ben onu gördüm de o ne gördü…”
    Böyle hiç sevilmedim ben.
    “Bir ağacın dibine çökmüş, avucunun içine bakıp bakıp ağlıyordu, abi kalk gidelim yenge bekler dedim.”
    Kimse gözlerimin içine minnetle bakmadı, hep ben baktım; beni sevdiğin için ne kadar şanslıyım!
    “Ben yenge deyince bana baktı. Bağıra bağıra ağlamaya başladı.”
    Kimse beni sevdiği için mutlu olmadı bu dünyada, varlığım kimseye şans…
    “O an anladım delirdiğini. Kocaman, iri yarı adam tutup kolundan kaldıramadım da…”
    Ne zaman aklım başıma geldi, ne zaman sustu kalbim?
    “Dinliyor musun sen, sana diyorum adam delirdi. Sokamadık evine, daha apartmanı tanır tanımaz arabanın kapısına asıldı.”
    “Hangi arabanın?”
    “Anlattırmadın ki bi. Kalkmayınca napayım Ozan’ı aradım, o biliyordu nerde oturduğunu, hemen koşa koşa geldi, çevirdi bir taksi. Ama indiremedik arabadan, taksici de halimizden şüphelenip polisi aramasın mı?”
    “Bak sen…”
    “Yenge de indi aşağı. Bu, yengeyi görünce iyice dellenmesin mi, kaçtı elimizden. O önde biz arkasında…”
    “Kadın da üzülmüştür kocasını o halde görünce.”
    “Biliyor musun kadının yüzünde hiçbir his yoktu. Zaten evden bile zor çıktı da yanımıza geldi. Öyle bakmış ardımızdan, sonra eve dönmüş.”
    “Kadına bir şey mi yaptı acaba?”
    “Yok o bildiğinden değil, Ozan iyi tanıyor bunları. Adam bir gün bile sesini yükseltmez, eve geç gitmez, bir dediğini iki etmezmiş.”
    İçkisi yok kumarı yok, karısı kızı yok, dövüp sövmez… Daha ne istiyorsun? Ama anne sevmiyorum, sev-mi-yo-rum! Sevmek de neymiş kız, hangimiz sevdi?
    “Eee… Adamı yakalayabildiniz mi?”
    “Biz yakalayamadık da, polis kesmiş önünü. Şimdi hastanede. Avcunun içine bakıp bakıp ağlıyormuş.”
    “Karısını sevdiği için mi?”
    “Ne?”
    “Hani geldiğinde öyle deyip duruyordun ya karısını seviyormuş, o yüzden delirmiş.”
    “Haaa… O mu? Ne bileyim, Ozan dedi, karısının o umursamaz hallerini görünce… Kadın delirtti zaar, dağ gibi adam, çok severmiş işte karısını.”
    “Hımm.”


    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Metinlerarasılığın dibine vurduk bacım, Ozan filan :) Ellerine sağlık! Sağ ol.

      Sil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …