Ana içeriğe atla

Bebelere Kitap

Yeni doğan üç kız bir oğlan yeğenlerime:
Ela’ya, Arya’ya, Doğa’ya ve Asaf Güney’e
ve diğer çocuk yeğenlerime:
Yağız Efe’ye, Doruk’a…


Hani şu hiçbir halta yaramayan Birleşmiş Millet var ya, onun Bilim ve Kültür Örgütü olan UNESCO 1979 yılını Dünya Çocuk Yılı ilan etmiş. Geçenlerde güzel dostlarımla, bilader abimlerle birlikteyken açıldı muhabbet. Muhabbet sofrasına hemen geldi kitap, benim akılsız telefonla çekebildiğim kadar çektim fotolarını, hikayesi dinledim.
Hikaye şu, kısaca: Efendim düşünün ki daha darbe olmamış, Ankara’nın başına Melih Gökçek felaketi gelmemiş, onun o sevimsiz gülümsemesini bilmiyoruz daha. İnsanlığın altın çağları gibi bi’şey adeta. Ankara’nın logosu, elinde tespihle gezen Angara kedisi değil, simgesi Kocatepe hiç değil. Neyse. İnsanlar seferber olmuşlar, evlerindeki eski gazeteleri, kağıtları birleştirip SEKA’ya göndermişler, kağıtlar geri dönüşüme uğramış. Yazarlar şiirlerini, öykülerini vermişler. Ve alın size 1 milyon çocuk kitabı.
İçinde de bu kitaplar var işte, tabi fotoğrafta hepsi yok, eksikli. Ama kimler var kimler yazarlar/şairler arasında. Ohooo say sen say, hepsi var, fazlası var: Yılmaz Güney, Nazım Hikmet, Füruzan, Orhan Kemal, Yalvaç Ural, Sait Faik, Fakir Baykurt, Orhan Veli, Tarık Dursun K, Samed Behrengi… Çizerler: Selçuk Demirel, Haslet Soyöz, Yılmaz Aysan… Ne güzel çizmişler görseniz!
“İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu/Bebeklerin ulusu yok/Bebekler, çiçeği insanlığımızın/Ve geleceğimizin biricik umudu...” deyor ya Ataol Behramoğlu. Hakkaten öyle, ne güzeller. Büyüyecekler. Güzel bir dünyaya büyümeyecekler ama. İşte, Soma’da 6 bin zeytin ağacı katledildi. Hem de böyle çocuk kitapları olsun için değil, termik santral için. Şimdi bugünün bebeleri ilerde anlayamayacak belki de Halim Yazıcı’nın “bu sabah tenin/zeytin ağacı” deyişini.
Bizim yaşadığımız Ortadoğu coğrafyasında (kötü haber: biz Avrupa ülkesi değiliz) çocuklar öldürülüyor, çocuk gelin adı altında alınıp satılıyor, göçlere, kıyımlara maruz kalıyor.  Bunları unutmayalım, öfkemiz pas tutmasın, bilensin. Çocuklar ölmesin, alınıp satılmasın. Bunlar olduktan sonra, kitap da okusunlar. Neyse, biz yine de enseyi karartmayıp kuyruğu da dik tutalım. Başka çaremiz yok çünkü. Çünkü ne gelir elimizden. Çünkü tanımadığınız biri sokakta size gülümser. Çünkü şimdi zeytin toplama zamanıdır. Çünkü hava bazen güneşlidir. Çünkü öğle yemekleri yediğiniz yerdeki ablalar sizi sever. Çünkü yeni doğan bebeler, ileride zeytin dikecekler… Çünkü güzel dostunuz ansızın şöyle yazar: “Aradım, duymadın herhalde. Seni seviyorum diyecektim. Kötülük var, evet, ama ne bileyim zor ve boktan hayat ama hayal etmek, yolları düşlemek ya da yollara düşmek, kedilerin kirpiklerine bakmak ve dostları özlemek hala güzel!”
Siz anne-babalar, bu kitabın tıpkıbasımı yapılmış. Alın şu kitapları, ya da başka kitapları, çocuğunuzun önünde okuyun. Televizyonda bizi aptallaştıran dizileri kapatıp hem de! Televizyona nanik çekerek hem de! Çünkü çok komik oluyor sizin okumayıp çocuğunuza kitap okuma öğütleri vermeniz. Çocuklar yemez böyle sahtekarlıkları. Çocuklar kitap okursa n’olur bilmiyorum, dünya hemen yerinden oynamaz ama belki yavaş yavaş değişir. Umut işte!
Kitaptan bir şiiri paylaşayım da şu örtmen nutuklarım son bulsun bari. Asaf Halet Çelebi yazmış: TAHTADAN YAPTIĞIM ADAM. Kitaptan çektiklerim kötü olmuş, o yüzden kitaptaki çizimi aldım sadece.

tahtadan yaptığım adam
ne yemek yiyor
     ne konuşmak biliyor
kas katı gözlerle
görünmez yerlere bakıyor

tahtadan yaptığım adam
hatırlıyor ki
               bir zaman
nefes alan
ince ince yaprakları vardı
toprağı iştiha ile yiyen
              liften
ince ince ağızları vardı

tahtadan yaptığım adam
ağaçtan uzaklaştı
ve insana yaklaştı
yazık ki
             ne insan oldu
             ne ağaç



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …