Ana içeriğe atla

Bir Türkiye Metaforu Olarak Tepenin Ardı

2012 yapımı üç film, Türkiye’deki bellek meselesine dair önemli şeyler söyler gibidir; ilki Sabahattin Ali belgeseli Sabah Yıldızı (Metin Avdaç), ikincisi Küf (Ali Aydın), üçüncüsü ise Tepenin Ardı (Emin Alper).
Sabahattin Ali’nin hayat hikayesinden Cumartesi Anneleri’ne ve faili meçhullere bağlanan Sabah Yıldızı ve Adana'nın Pozantı ilçesi Belemedik Köyü’nde çekilen Küf birbiriyle yakından ilişkili. Her iki filmin öncülü olarak Hiçbir Yerde (Tayfun Pirselimoğlu, 2002) ve ardından gelen Gelecek Uzun Sürer (Özcan Alper, 2011) filmleri gösterilebilir. Sabah Yıldızı’na Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali’nin anlattıkları yön verirken, Küf’e ise hayatını “kayıp” duygusuna, belleğine tutunarak yaşamaya çalışan bir baba; Basri yön veriyor. Basri İstanbul’da öğrenci olan oğlu Seyfi’yi on sekiz yıl önce kaybeder, altı yıl sonra da eşi ölür. Taşrada bir köyde tren yolu işçisi olan Basri’nin, oğlunun kemiklerini aldığı sahne filmin de Türkiye Sinema tarihinin de konu bağlamında en önemli sahnesidir. Aradan geçen on sekiz yılın sonunda bellekte yaşatılan genç bir insandan geriye kalan sadece küçücük bir torbaya sığan kemiklerdir. Yönetmen morgun kapılarını üstümüze kapar bir süre. On sekiz yılın mesafesini o kısa sürede kapamaya çalışırız... Basri kemiklerin konulduğu küçük tahta kutuyu getirip evinin yemek masasının üstüne koyduğunda hayatında bir şey değişmiş değildir. Oğlunun o kutuda olduğuna inanır gibi bir hali yoktur; “kayıp” duygusuna tutunmuştur çünkü. Basri’nin ruh halinin belirleyeni, filmin izleyiciyi zorlayan zaman akışında kendisini gösteren taşralı olma halidir aslında. Hiçbir Yerde’nin kentli annesi Şükran ve Gelecek Uzun Sürer’in yine kentli kadın karakteri Sumru’yu Basri’den ayıran tam da kentli oluşlarıdır. Özellikle Şükran’ın kente dair hızın, tam merkezinde yer alan bir garda bilet satıyor olması, Sumru’nun ise ağıt derlemeleri yapan, politik bilince sahip bir kadın olması bu anlamda oldukça önemlidir. Dolayısı ile Küf’ün farkı ve önemi merkeze her anlamda uzak konumlanan “sıradan insanın” hayatında kaybın ne anlama geldiğini bize anlatma çabasıdır.
Ermenek’in Balkusan köyü civarında çekilen Emin Alper’in ilk filmi Tepenin Ardı ile buraya dek sıralanan filmleri birleştiren yegane unsur ise kanımca bellek ve yüzleşme pratikleridir. Tepenin Ardı -Emin Alper’in ifadesiyle- çocukluk anılarını temel alır: Yörüklerle yerleşik insanların arasındaki çatışma bildiğim bir hikâye. Babam avukattı, yörük müvekkilleri vardı. Cinayetle sonuçlanan kavgalar vardır. Bizi ağırlarlardı, yaylada. O atmosfer, çocukluğumdan (…) O küçük küçük şiddet uygulama pratikleri, erkeklere dair gerçek manzara. Şiddeti erkek kimliğinin parçası haline getirmeleri, itiraf pratiklerine çok yabancı olmaları, bunları bir tür zayıflık olarak sunmaları... Bunlarla yüzleşemedikçe, bunu başkalarına projekte etme isteği bence çok erkeklere özgü. Filmde tek kadın var o da olayları engellemeye çalışan karakter.[i] Film, Nusret’in Zafer ve Caner isimli iki oğluyla, babası Faik Ağa’yı yaylada ziyarete gelmesi ile başlar. Nusret’in karısı on sene önce ölmüştür, Faik’in de eşi ortada görünmediği için öldüğünü tahmin ederiz. Öyküdeki tek kadın, Faik Ağa’nın yanında çalışan ortakçı Yörük ailenin annesi Meryem’dir. Meryem evin işlerini görürken, eşi Mehmet de Faik ağaya yardım eder, oğulları Süleyman sürüyü güder, kızları Aliye ise altı yedi yaşlarındadır.
Tepenin Ardı doksan dört dakikalık bir sürede Türkiye toplumunu şekillendiren hegemonik erkeklik değerlerinin haritasını çıkarır; patrimonyal modele dayalı toprakta yerleşik geçimlik tarım ekonomisindeki geçim stratejileri ile birlikte var olan cinsiyet ve yaş hiyerarşilerinden beslenen geleneksel klasik patriarki[ii] ile adeta dalga geçer. Bu harita, hegemonik erkekliğin neden olduğu tüm sorunları gözler önüne serer. Gündelik hayatımızda kullandığımız “biz”i tanımlayan ifadeler filmdeki diyalogların içine ustaca yerleştirilmiştir. Faik Ağa’nın arazisinden geçmekte inat eden Yörükler kendilerini “biz Osmanlıdan beri buradayız bu topraklar Osmanlı’dan beri bizim” sözleriyle savunurken, Faik Ağa da söz konusu arazinin tapusuna sahip olduğunu söylemektedir. Benzer şekilde Nusret, kendisini vuranların Yörükler olduğunu söylediğinde, Mehmet’in küçük kızı Aliye “biz de Yörüğüz” yanıtını verir. Buna karşılık Nusret; “onlar kötü Yörükler” der. Gündelik hayatımızda kimler için iyi kötü ayrımı yaparız? Yanıt basittir: Türk Müslüman Erkek ve Heteroseksüel olmayan herkes için. Faik Ağa sadece resmi evrakla hak sahibi olduğu toprakların asıl sahibinin Yörükler olduğunu bilir ve en çok da bu sebeple korkar Yörüklerden. Bu korkunun sebep olduğu ötekileştirme, yanına alıp iş verdiği Yörükleri iyi, tanımadığı Yörükleri ise kötülükle yaftalaması ile sonuçlanır. İyi Yörükler üzerinde her türlü hakka sahiptir; öteki iyi olduğunda bile asla dengimiz değildir!! Hem Faik Ağa, hem de oğlu Nusret, Meryem’i taciz eder. Nusret’in tacizle yetinmeyip tecavüz edeceği; ön planda çiğ etlerin, geri planda çalışan Meryem’in olduğu sahnede başarılı biçimde sezdirilir. Caner’se Süleyman’a zarar verecektir. Kısaca Faik Ağa’nın ailesinin, Zafer hariç tüm fertleri kendileriyle birlikte yaşayan Yörük aileye zarar verir. Aile içinde yüzleşilmeyen, sorumluluğu alınmayan suçların üstesinden gelmenin en kolay yolu, komplo teorilerine yaslanan paranoyak bir seferberlik haliyle suçu “kötü” Yörüklere (ötekiye) atmak olacaktır kuşkusuz.
Yönetmen, filmin en “zararsız” erkek karakteri Zafer üzerinden hegemonik erkeklik değerleri ile militarizm arasındaki ilişkiye[iii] dikkat çeker. Travma sonrası stres bozukluğu yaşayan Zafer’in ölümü, kurşunun dönüp dolaşıp namluyu doğrultanın canını yakacağını söylemektedir.

Gül Yaşartürk



[i] Bahar Çuhadar, Daha Politik Sinemaya Doğru Gideceğim (Emin Alper ile söyleşi), Radikal, 26 Şubat 2012.
[ii] Serpil Sancar, Erkeklik: İmkansız İktidar, Metis Yayınları, 2011, syf: 111.
[iii] Sancar, age, syf: 155.


Mesele dergisinin 71. sayısında (Kasım 2012) yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …