Ana içeriğe atla

Ercan'a Karşılıksız Sorular

Ercan y Yılmaz, öykücü ve şair. Hangisi önce gelir onda bilmiyorum, soracağız belki de. Belki kendi söyleyecek. Ercan’ı fanzinlerden tanıyordum. Geçen yıl, 14. Uluslararası Öykü Günleri’nde genç öykücüler olarak konuşacaktık, Ayşegül Tözeren de bizi konuşturacaktı. Nitekim öyle de oldu fakat panel başlar başlamaz ilk soruyu ben sordum, Ercan’a: Adındaki y harfini. Güney Amerikalı mıydı acaba? Değilmiş. O yüzden bunu sormayacağım.

Ercan y Yılmaz’ın 2012 Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülünde Jüri Özel Ödülü alan dosyası, 2013 yılında yayımlandı: Yürüyen Siyah. Ve kısa bir süre önce de öykü kitabı geldi: On Üç Sıfır Sıfır. Biraz öyküden biraz şiirden biraz hayattan, yani ölümden konuştuk.

Ha, unutmadan, Ercan’ın kısa filmleri de var; bloğundan bakabilirsiniz. Onur Çalı
Kitabın ilk öyküsü Beyazı Kirli, ödüllü bir öykün. Oradan başlayalım. A. Camus, Sisifos Söyleni’nde "Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır: intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir." der. Öyle de, söz gelimi bizim coğrafyamızdaki intiharlarla Nordik ülkelerindeki intiharları aynı kategoride nasıl ele alalım, alabilir miyiz? Ben sana Beyazı Kirli’deki sözünle sormak isterim: “Bir insan neden intihar eder?”

Nordik ülkelerle iklim, kültür, inanç, coğrafi vb etmenlerin hiçbirinde ortak bir paydamız olmadığını düşünecek olursak intiharlarımızın da aynı kategoride değerlendirilemeyeceği fikrine varabiliriz. Öyle düşünüyorum; ama bunun doğrusu nedir bilemiyorum. Bir insan neden intihar eder, sorusunu kendime sıklıkla sorduğum bir dönemde yazdığım bir öykü: Beyazı Kirli. Bir insan neden intihar eder? Öykü öncesi çevremdeki intihar olaylarını değerlendirdim. Birbirinden çok farklı. Batman’ın intiharlarla sıklıkla anıldığı dönem. Başka başka nedenler. O kadar çeşitli nedenleri kategorize edip bazı başlıklar altında toplamak imkansız. Kadın intiharları diye kaldı. Kadının adı medyada rahmetle anıldığı mı oluyor sanki. Ya bedeninin seksüel diriliği ya da ruhunun cinai göçü. Çok çeşitli nedenleri vardı çevremdeki intiharların. Birinde mesela, basın, babasının zoruyla evlendirilmek istenen bir kız diye haber yaptı. Araştırdık. Babasını bulduk. Evlat acısı. Sürekli ağlıyordu. Medyanın üzerinde bıraktığı leke daha da bir yaralamıştı babayı. İntihar nedeninin sınav bunalımı olduğunu öğrendik. Böyle bir durumda her zaman ilk babalar suçlanır. Çünkü babalar zorlamanın başkenti olarak görülür. Ankara gibi soğuk. Sonra amcaoğlumun intiharı geldi. O zaman intihar denen salgının yakınlara sızdığının farkına vardım. Babam, tv’lerde görüp intihar ediyorlar, derdi. Haklılık payı da yok değildi! Sürekli aynı haberler. İntihar. Kadın. Kaçış. Evet, galiba kaçış olabilirdi ortak, ufak bir sebep. Amcaoğlum kirli insanlara borçlanmıştı, onlardan kaçtı. Dört sene atanamayan öğretmenin sınavdan kaçışı, evlilik vaatlerinin sancılı serencamı… Ama başka ortak noktalar da vardı: 90’lı yıllarda geçen çocukluk, boşaltılan köyler, hizbullah ve jitem infazları. Evet, Batman’ın müntehirlerinin ortak yanı, 90’lı yılların çocuğu olmaktı. Onun içindir belki, “çocukluk” değil “küçüklük” daha fazla kullanılıyor Kürtçe’de. Mesela Batman’ın eski valilerinden Salih Şarman’ı TV’de görünce hâlâ titriyorum. Korkudan mı? Değil! Böyle çirkin insanların var olması da dünyadan istekli bir göçün nedeni olabilir. Hiç unutmam Yeşil yani Mahmut Yıldırım komşumuzu öldürmek için geldiğinde 13 yaşındaydım, göz göze geldim. Çocukken insan iblisi gözlerden net görebiliyor. Unutmadığım anlardandır. Komşumuz sonra anlattı onun Yeşil olduğunu. Sonra aynı yıl içinde Batman’ın en kalabalık yerinde, bir iki kişinin kafasına sıktı. Öldürdü. Elini kolunu sallayarak gitti. İki adım sonra birini daha öldürdü. Üç kişinin gözlerinden öldüğünü görüyorsun. Kafası ayaklarına düşüyor. Sene 2014 şans eseri size koşuyorum, merhaba ve aslıda müntehir ya da maktül olmak için yüzlerce sebebim vardı.

“Nesneler, imgeler gibi şairlere verilmiştir.” der İlhan Berk, Şeyler Kitabı’nda. Sen öykülerinde “şeyler”i dillendiriyorsun. Her şeyi. Bu hem öyküyü zenginleştiriyor hem de aynı “olay”a senin (yazarın) ve bizim (okurların) farklı açılardan bakmamızı sağlıyor. Bu teknik, çok kolay kartonlaşmaya müsait bir şeyken sen bunu ustaca kotarmışsın. İnsanlar, geri dönüşüme giden kağıdın acısını duymaya başladıklarında belki de bir şeyler değişmeye başlayacak. Nesneleri de, tıpkı insanlara yaptığımız gibi, yeterince dinlemiyor muyuz?

Yıllarca her şeyin biz insanların hizmetine sunulduğu fikri dayatıldı bize. Nesneden uzaya her şeyin, biz, sözde yaratılmışların en üstününe, en şereflisine… İşte bildiğiniz cart curt, milyon saçmalık, ahmaklık. Bir sivrisineğin saatteki hızı, bir domuzun orgazm süresi, camın varlık süresi, taşın hüsnü hatları, filin üzüntüsünden ölebileceğini iyice bilenin üstünlükte kendini onlarla yarıştırabilecek kadar cesur olacağına imkan veremiyorum. Ya da tüm canlıların doğaya ve diğer canlılara verdiği kıymeti düşününce insanı yaratılmışların en şereflisi olarak görmek çok zor. Ve kesinlikle değildir. Bak şimdi zeytin ağaçları kesiliyor. Validebağ, Gezi, Haydarpaşa, Emek Sineması, Zeugma, Hasankeyf. Çünkü insanlığın en büyük korkusu bir şeylerin arkalarından usulca yaklaşarak yaptığı katliamları kulağına fısıldamasıdır. Özellikle ülkemizdeki kıyımların en büyük sebebi budur. Bir çınar ağacının asırlarca yaşaması birilerini rahatsız ediyordur tabii. Ermeni kiliseleri, Anadolu’nun koca bir Ermeni diyarı olduğunu hatırlatır ve bu birilerini rahatsız eder. Kürdistan’daki tarihi yerler rahatsız eder, düşünün ki Diyarbakır havasız kalıyor diye surları yıkmak isteyenler vardı. Hasankeyf’in kavimleri de iktidarları rahatsız eder. Şeyler ve diğer canlılar insana iğrençliğini hatırlatıyor. Doğanın bir parçasıyken alet kullanmada ustalaşmasıyla her şeye hükmetmek ve her şeyi yok etmek için yeminli canavara dönüşmesini hatırlatır. Ondandır şeylere olan düşmanlığı. Çünkü şeyler en amansız suçların tanıklarıdır. En masum anların da. Onların hafızasından korkarız. Ah şu taşların dili olsa, deriz. Şu duvarlar konuşsa da, deriz. Aslında istemeyiz bunu, zaten bu en büyük korkumuz. Öyküde onlara yer verdim, çünkü öteden beri şeylerin özü mü dersiniz, ruhu mu dersiniz enerjisi mi dersiniz işte o nefesin var olduğundan eminim. Söz haklarının da olduğuna inanıyorum. Kâğıdın, cam bardağın, halının varlık sürecinden farklı evrelerimiz yok. Sadece onların binlerce yıl yaşıyor olabilmesi ortalama ömrü 60 yıl olan bizleri rahatsız etmemeli. Ve bir gün dile geldiklerinde sadece ama sadece gerçekleri konuşacaklarından hiç şüphemiz olmamalı. Bu minvalde özümüz terbiyeyse, şeylerin sadece yarenliğini göreceğimizi unutmamalıyız. Arasıra eski sevgililerimizi hatırlatırlar, evde huzursuzluk çıkar, bu kadarı da olsun ama.

Beklenmeyen Son adlı öykünde, “Kelime sayısı hikâyeye değil metne aittir.” diyorsun. Bu aslında yeterince açıklayıcı. Ama bir yandan da şu var; öykülerinin çoğu kelimesi az öyküler. Bu belki yazanların değil eleştirmecilerin, kuramcıların sorunu ama öykü böyle türlere ayrılır mı hocam? Kısa/görsel/kıpkısa vesair? Senin Baston öykünde mesela, o öyküdeki fotoğraf, dedenin fotoğrafı, o öyküyü görsel öykü mü yapmış oluyor?

Atanmış simgelerle, sesi önceden belirlenmiş harflerle, manası kurullarca saptanmış sözcükler ve dizilişleri önceden belirlenmiş şekilde yazmak zorunda değiliz. Gazetelerde haber metinleri, mahkemelerde görüşme tutanakları, yemek tarifleri vb yerlerde kullanılması gereken bir dil. Çünkü kurallıdır, mekaniktir ki bir ruh taşımaz bu dil. Bunun yanında sözcük sayısının manayı kaçırdığı zamanlar, sadece göstermek gerektiği zamanlar da vardır. Sözcük atarak, cümle atarak bunu dengelersin. Zira sözcüklerin hikâyeye fazladan ağırlık kattığı fikrindeyim. Ne kadarından kurtulabilirsek o kadar iyi ve metin hafifler, öykü ortaya çıkar. Arabanın yükünü hafifletmek için yolda atmamız gereken fazlalıkları en başta atmaktan bahsediyorum. Karnını gösterip üzerini ovarsan aç olduğunu söylemene gerek yok mesela. Kafadaki kasket izini gösterirsen, şapkadan söz etmen gerekmez. Bazen de pekiştirmek için, hem gösterir hem söz edersin. Kuralın dışına çıkıp yeni kurallar yaratmak diye bir saçmalığa kapılmadan öykü deltasına her şey girer, öykü her yörüngede döner, her mevzide taşı vardır. Bir kelimenin onlarca cümleden daha ağır ve uzun olduğunu, bir kilo demir mi bir kilo pamuk mu, gibi basit bir örnekle de anlatabiliriz. İşte tüm bunlar bana, kelime sayısının öykünün kısalığıyla ilgili olmadığını gösteriyor. Sözcük sayısı metne aittir ve hikâyeyi mana sürdürür yani kelimelerin özü. Böyle olunca metin işlemek sarraflığa dönüşür. İnce çalışmak gerekir.
Baston görsel öykü mü? Bilmem! Tanımlamaları önemsemiyorum, kendi yazdıklarıma öykü başlığı haricinde herhangi bir başlık yakıştırmıyorum. Ne görsel öykü, ne deneysel. Ama birisi bunlar kısa öyküdür, dese, ki diyebilir onu çürütmek için didinmem. O öyle görüyordur. Ben başka şekilde. Başkası çok başka bir şey söyleyebilir. Mesela hepsi ayakkabıdır da diyebilir. Ama şu da var ‘o’ harfini bin defa kullanmak iyi hoş da bir kez metninde dudak resmi kullansan hemen görsel öykü deniliyor. Peki ‘o’ harfi bu sesin çıkarken dudakta oluşturduğu şekil değil mi! Zaten çoğu harf görsellerden evrilmemiş mi! Zaten şekiller çizmek suretiyle yazmıyor muyuz! Dediğim gibi ben yazdıklarıma ne görsel öykü ne de kısa öykü diyorum. Öykü sadece. Baston öyküsü de dedemin bastonlu fotoğrafını içeren öykü. Aslında o fotoğraf başlığın altında olacaktı. Mizanpajdan kaynaklı bir sorun. Bu şekilde öykünün önemli bir paragrafı yani dedemin fotoğrafı başlığın üstünde kalmış oldu. Buradan da anlaşılacağı gibi, o fotoğraf öykünün diğer cümlelerinden çok farklı bir konumda değil benim için. Onlardan biri. İlla da cümlelerin harflerden oluşmasını düşünenlere baston sallayıp duruyor. Bu da dedemin edebi ortam eleştirisi.

Mayıs’ta, Ankara’daki panelde de konuşulmuş ve bu konuda kafaların nasıl karışık olduğunu görmüştük. Aynı şey şiirde de var. Hemen aklıma gelen, Metin Altıok’un Hesap İşi Şiirler’deki şiirleri. Sonra Tarık Günersel’in bazı şiirleri. Benim anladığım, öykü için konuşursam, öyküde görsel’in farklı kullanımları var. Öyküye eşlikçi görsel seçilebilir, görsel’den esinlenerek öykü yazılabilir ya da sadece bir görsel kullanılır ve bu başlı başına da bir öykü olabilir/mi? İsahag Uygar Eskiciyan’ın Pause Anıtı’nda böyle öyküler var mesela.

Çok uzun oldu Ercan, sorudan kısa cevap vererek beni mahcup etmezsin umarım J

Her şeyden her şey olur. Ankara’daki panelde de dillendirdiğim ve kendi adıma sonuç olarak kabul ettiğim yargı şudur; öyküdeki görsel, orada olsun diye değil, orada olması gerektiği için orada. Senin Geçen Sene Doğanlar kitabındaki Yağmur Peşrevi adlı öykünde olduğu gibi. İsahag’ın kitabını baskıdan önce gördüm. Kendisiyle uzun uzun konuştuk bu mevzuyu. Yakın düşünüyoruz. Pause Anıtı’ndaki görselleri o öykülerin doğal üyesi olarak gördüm. Uzunluğu kelime sayısıyla ölçmeyeceksen çok uzun bir cevap oldu Onur. J

Sen birçok fanzine emek verdin. Şimdi de Askıda Öykü geliyor. Askıda Öykü’den bahsedebilir misin? Nedir, nasıl bir yayın olacak? Edebiyat dergileri için, edebiyatın mutfağıdır derler hep. Dergiler mutfaksa fanzinler ne ola ki hocam?

Oğlan Bizim Kız Bizim Fanzin’i hazırlarken kalıcılığın peşine düşmemek konusunda fikir birliği içindeydik. Halen de öyle. Kısa bir zaman dilimi için fanzin çıkardık. OBKB Fanzin üç sayı çıkacaktı. Reklam olsun diye demiyorum, cidden çok tepki geldi. Neden bitiriyorsunuz, çok iyi gidiyordu, diye. Yoğun talep üzerine son bir sayı daha çıktı. Oldu dört. Ondan sonra daha önceden planladığımız gibi Beri Gel Oğlan Beri Gel Fanzin’le devam ettik. Anlık çıktı ve bitti. Hem de dört sayı birden. Henüz çıkmamış ve hemen bitecek bir fanzin için ürün toplamanın güçlüğüne rağmen, çok iyi sayılar oldu. Künye bölümümüz yoktu. Bu fanzinlerde ürünleri olan herkes dahildi işe. Editör yoktu. Böyle bir konunun açılması da iyi oldu. OBKB organik bir fanzindi. Tamamı el yapımı. Bükülmesinden, bıçaklanan kısmının kesilmesine, paketlenmesine kadar OBKB’nin her anında emeği geçen eşim Gamze’ydi. Fotokopici Veysel’in de emeği büyük. Yayın insiyatifinde ise Veysi Erdoğan, Nurullah Kuzu, Murat Çakır, İsahag Uygar Eskiciyan büyük çaba sarf etti. Bunun yanında fanzini alıp kitabevlerine bırakan dostlarımızı nasıl unutabiliriz ki! Sağ olsunlar. Bir kültür kurduk: Fanzin kültürü. İşte böyle bir kültürün üzerine başka bir kitap/fanzin daha kuruluyor: Askıda Öykü. Her şey hazır. Aralık’ı bekliyoruz. Dergiler büyük bir emeğin ürünü. Dergilerle fanzinleri karşı karşıya getirip ağırlıkları sorgulamak ikisine haksızlık olur. İkisinin de olması gerekiyor. Fanzinleri daha sıcak buluyorum. Bu dergilere karşıyım anlamına gelmez tabii, ki 14 Şubat Dünyanın Öyküsü Dergisi’nde de yer alıyorum. Benim yükselenim fanzin. Ben oradan yakmayı seviyorum.

Cumartesi annelerini; babadan düşen, babası gurbette çocukları; okula, yabancı bir dile gönderilen çocukları; askerde, “Namlunun ucunda Kürt var, çek!” pozu vererek fotoğraf çektirenleri anlatmışsın. Bunları anlatmanın binbir yolu var elbet ama sen bunu edebiyatı küstürmeden yapmışsın ki ne güzel! Yaşadığımız coğrafya her zaman kederli. Şimdi de öyle. Göçler, milliyetçiliğin yan etkileri olan savaşlar, kıyımlar, din ve dil temelli baskılar, işçi cinayetleri… Bunlar da yazılacak, yazılıyor da zaten ama bunları ne zaman uzak bir geçmişte bırakabileceğiz sence?

Sanırım hiçbir zaman. Birkaç sene içinde yaşadığımız kıyımları düşünelim. Roboskî, Van Depremi, Afyon, Reyhanlı, Soma, Ermenek, Karadeniz Dereleri, Gezi Parkı, Ege Ormanları, Erciş’in Korulukları, Kobanê, Validebağ, Yırca… Bunlar son iki-üç senenin katliamları. Hangisi bize uzak kalacak! Hiçbiri. Biz bunlara dikkat çekerken Hasankeyf’i sular altında bırakacaklar, Haydarpaşa’yı satacaklar. Sonra tekrar askeri sokağa sürecekler, bazılarının ellerine sopa bazılarına silah verecekler. Bunlar uzak geçmişte kalacak kadar bugünden fazla uzaklaşacağımızı sanmıyorum. Ama edebiyat, bu hayatın önünden geçecek. Susmadan ve bağırmadan. Edebiyat olduğunu bilerek ağır ağır.
Son olarak; umut ağacımızın bir dalı ya edebiyat, sorayım: Yeni öyküler, şiirler var mı? Şiir ve öykü bir arada nasıl geçiniyorlar sende? Hangisi öne geçiyor?

Yürüyen Siyah adlı şiir kitabımdan sonra şiir yazmadım. On Üç Sıfır Sıfır’dan sonra yazdığım öykü de yok. Yani yokluk içinde geçiniyorlar. Ama fanzin ve roman var. Daha ne olsun, vesselam.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …