Ana içeriğe atla

Gözüne Gözlük, Diline Sözlük


“Argo, dilin gizli örgütüdür.”


Aramızdan ayrılışının birinci yılında saygıyla andığımız Hulki Aktunç, ardında bıraktıklarıyla yaşıyor, yaşayacak. Roman, öykü, şiir, deneme ve resimlerinin yanında, 30 yıllık titiz bir emek ürünü olan Büyük Argo Sözlüğü(1) onu yaşatacakların başında gelecektir.

Elimde Ekim 2011 tarihli 8. baskısı bulunan Büyük Argo Sözlüğü (B.A.S.) bir sözlükten öte özellikler taşıyor. Kapsamlı iki “Önsöz” var girişinde. Her ikisi de birbirinden değerli ve ilginç bilgiler içeriyor.

Birincisinde önceden yapılmış argo tanımları, bu tanımların eksik ve yanlış yanları üzerinde duruyor ve bir tanım denemesi yapıyor. Ayrıca “Alan Argosu” ve “Genel Argo” diye iki kavram önerdikten sonra Türkçedeki argo sözcük ve deyimleri beş alan argosu öbeğinde, 18 başlıkta topluyor. Böylece argonun kaynağı olan alan argosunun kılcal damarlarına uzanıyor. Bu kaynakların birbirleriyle, genel argoyla, ana ve çevre dillerle ilişkilerini ve geçişkenliğini irdeliyor ve iki çizim olarak gözler önüne seriyor.

Bu kapsamlı tanım taramasında, daha önce yapılmış 11 tanıma yer verdikten sonra, her birinin eksiklik ve/ya fazlalıklarını belirtiyor, bir anlamda geriye kalan doğruları birleştirip tamamlayarak kendi önerdiği kavramların tanımını yapıyor. Aktunça’a göre Alan Argosu: “Kendi sosyal çevreleriyle sınırlı yaşayan ve genel olarak toplumun, özel olarak da içinde bulundukları topluluğun geri kalan kesiminden ayrılmak ve/ya da korunmak isteyen, yaşama ortam ve biçimleri birbirine yakın kişilerce yaratılıp benimsenmiş sözcükler, deyimler bütünü; bu sözcükler bütününe dayalı konuşma biçimi.”

“Bence argo’nun tanımı, alan argosu’nun tanımından bağımsız yapılamaz.” diyen Aktunç’a göre Argo (Genel Argo): “Alan argolarındaki sözcük dağarcığının, zaman içinde oluşturduğu toplam sözcük ve deyim dağarcığı ile, bu dağarcığa dayalı konuşma biçimi’dir.”

Aktunç, “Küfür, kaba dil, halk dili, teklifsiz konuşma, mesleki jargon… gibi kavramlar”ın “argoya çok yankın durduğunu ve aradaki sınırın zaman zaman yok denecek kadar inceldiğini”(2) belirtiyor, deneme ve söyleşilerinde bunların argo olmadığını, argo ile karıştırılmaması gerektiğini vurguluyor.

Aktunç, 1. Önsöz’ün “Argo: Özgür Belirlemeler” başlıklı bölümünde argoya ilişkin bir dizi belirleme ve genellemeye yer veriyor. (Sayfa 19)

Bunların ilk üçünü tadımlık olarak yazıya almadan edemedim:

“Argo, dilin gizli örgütüdür.”
“Argo etik azınlıkla etnik azınlığı dilde buluşturur.”
“Argo, toplumsal yasaların boşlukları, satır arası beyazlıklardır."

Bir dördüncü saptama var ki ona daha sonra genişçe değinmek gerekiyor.

Yazının girişinde B.A.S.’nün bir sözlükten öte olduğunu belirtmiştim. 30 yıllık emek sonucu ortaya çıkmış, önsözleri ve ekleri ile 416 sayfalık yapıt “Toplam 5318 maddebaşı, 7345 tanım, 4000 tanık cümleden oluşan eşsiz bir ‘argo antolojisi’ niteliği de taşıyor.”(3)

Ana sözlük bölümünü, ayrıca bir alın teri ürünü, yararlanmayı son derece kolaylaştıran “kavramsal dizin” izliyor. Sözcüklerin etimolojik köklerinin izinin sürülmesi ve tanıklıklarla pekiştirilmiş. “Tanıklarımı bulmak için yüz binlerce sayfa taradım” (sayfa 384) diyen Aktunç yapılanın ne denli yorucu bir çalışma ve sabır işi olduğunu gözler önüne seriyor. Ama “aşırı bir sözlük düşkünüyüm” (Sayfa 381) diyerek konuya açıklık getiriyor. Böyle bir çalışmanın sabır ve çalışkanlık yanında sevgi ve heyecan gerektirdiği açık. Aktunç’un “sözlük aşkı” ve argo sözlüğünü hazırlamaktan aldığı zevk, konuya ilişkin değini ve söyleşilerinin neredeyse her satırında duyumsanıyor. Leyla Tavşanoğlu’na verdiği yanıtta bunu çok açık özetliyor: “… dilin bir mucize olduğunu görmüş ve yaşamış bir insanım. (…) Türkçeye olan büyük aşkım olduğu için bu işi yapmaya karar verdim. (…) Yıllarımı aldı, ama bundan büyük keyif aldım.” (Sayfa 406–407)

Aynı söyleşide ve bu sözlerin hemen ardında şöyle bir yakınması geliyor Aktunç’un: “Zaman zaman bu benim yazdığım argo sözlüğü beni rahatsız da ediyor. Çünkü benim bütün edebiyat etkinliğim adeta göz ardı ediliyor ve ben sadece Büyük Argo Sözlüğü’nün yazarı olarak tanınıyorum.” (Sayfa 407)

Rahatsızlık duyduğunu açıkça söylediği bu yaklaşıma Aktunç, Salah Birsel’le bir konuşmasında şöyle yanıt veriyor: “Bu sözlüğün ilk basımı gerçekleşeli beri, öyküydü, şiirdi, denemeydi, beş başka yapıtım çıkmadı mı ustam? Erotologya’yı da size adamadım mı?”

Gerçekten 30 yıllık sözlük çalışmasına paralel, 9 şiir, 5 öykü kitabı ve onları içeren iki cilt Toplu Öyküler, üç deneme, bir söyleşi kitabı, iki roman, resim sergileri, ödüller, filme dönüştürülen öyküler… Olağanüstü bir verimlilik. Bunlar göz ardı edilebilir mi?

Sözlüğün öne çıkması, Aktunç’un bu çalışma ile Türk dili ve edebiyatına yaptığı ölümsüz katkıdan kaynaklanıyor. Bununla birlikte, bir an için sözlüğü yok saysak bile, diğer yapıtları ile Türk şiirinde, edebiyatında ve resminde Hulki Aktunç’un yeri tartışılabilir mi?

Sözlük ve diğerleri bağlamında denebilir ki Aktunç en az iki kez büyük bir yazın adamı; sözlükçü olarak ve şair, öykücü, romancı, denemeci ve ressam olarak. Galiba ikiden de fazla.

Büyük Argo Sözlüğü’ne yeniden dönecek olursak, Aktunç, argonun kaynakları, doğuşu, beslenmesi, anadil ve çevre dillerle ilişkileri ve hatta ölümü konusunda, bilimsel bir bakışla yaptığı uzun araştırmalarla elde ettiği bulgu ve sonuçları “Önsöz” ve “Değinmeler” bölümünde okuyucuya sunuyor. “Argo dillerin kardeşliğidir” (Sayfa 20) saptamasına uygun olarak çok sayıda dilin karşılaşma alanı olan metropollerin argonun başlıca doğum alanları olduğunu belirtiyor ve özellikle Osmanlı dönemi İstanbul’unu örnek gösteriyor. Yine argo kaynakları arasında çingenelerin, eşcinsellerin, çeşitli suç öbeklerinin başta geldiği saptaması da öncekini destekliyor. Kendi aralarında iletişim için özel dil üreten bu tür “kapalı” öbeklerin ortak özelliği gezici, sosyal ilişkileri yoğun ve başka dillerin benzer toplulukları ile iletişimde olmaları. Dolayısıyla yolların kesiştiği metropoller argo kaynaklarının birbirini beslemesini kolaylaştırmakta, çevre diller ve “çevre argolar” arasında geçişmeyi hızlandırmaktadır. Bunun sonucunda Hint kökenli bir argo sözcüğe Alman, Arapça kaynaklı bir başka sözcüğe Türk argosunda rastlamak şaşırtıcı değildir. Göçebe çingenelerin bu sözcükleri kullanmasının ve taşımış olmasının şaşırtıcı olmaması gibi. Aktunç’un dikkat çeken iki örneğinden biri “lubunya” sözcüğü. Grek kökenli bir Osmanlı vatandaşının 1878’de yayımladığı Fransızca kitabın sözlük bölümünde bu “Sanskritçe” sözcüğe rastlıyor. Çingenelerin “fahişe” anlamında kullandığı “lubniye” sözcüğünün anası. Daha sonra Alman argosunda sözcüğün Kuzey Almanya’da aynı anlamda “lubni” olarak kullanıldığını saptıyor. (Sayfa 411)

Diğer sözcük ise “tiz”. Aktunç, “mabad ya da kıç anlamına geliyor” dediği sözcüğün Çingenece olduğunu belirtiyor. (Sayfa 407) Ancak benim bir çekincem var. Sözcüğün anlamı doğru fakat Arapça kökenli. Yalnızca Arap kökenli Antakyalılar değil, Antakya yerlisi Türkler tarafından da halen aynı anlamda kullanılmaktadır. Yerel bir argo sözcük gibi görünmektedir.

Aktunç’un kuşdili örneği dediği “aganigi naganigi” sözcüğü ile ilgili yazdıkları da tartışılabilir. (Sayfa 410) Libya’da bir süre çalışan kardeşim, bu sözcüğün kullanıldığı fındık reklâmının gündemde olduğu günlerde bana, Libyalıların aynı anlamda “agani nagani” dediklerini anlatmıştı. “Şarkı söylemek” anlamına gelebilecek deyiş, orada da argo.

“Papel’in uzun yolculuğu üzerinde de duraksamalı. Aktunç sözcüğün Yunanca “papyros”tan kâğıt anlamında İspanyolcaya, oradan da kâğıt para, sonra para, lira anlamında bizim argoya geçtiğini belirtiyor. (Sayfa 387) Ancak sözcüğün eski Mısır “papirüs”ünden Yunancaya geçip geçmediği takılıyor akla. Neyse, bu kadar kusur (kusursa!) kadı kızında da bulunur.

Aktunç, ülke sınırlarının ve dünya ile ilişkilerinin daralması ve özellikle İstanbul’da etnik çeşitliliğin geçmişe göre azalmasının argoya yansıdığını ve kaynaklarını daralttığını vurguluyor. (Sayfa 384 ve 409)
  
Ayrıca, argo sözcüklerin, “şifresinin çözülmesi”, “gizliliğinin açığa çıkması” ile bu özelliklerini yitirdiğini söylüyor. “Argo, dilin gizli örgütüdür. Gizliliği açığa çıkınca argoluğu da sona erer.” (Sayfa 381) “Bir argo sözlüğü çıktığı zaman argo kendisini yenilemek zorundadır. Çünkü sözlük ortaya çıkınca şifresi çözülmüş demektir.” (Sayfa 408) “Argo, yazıya geçtiği anda yok olur.” (Sayfa 19) “Argo ‘sözlüklendiği’ anda kâğıda yenilmiş demektir.”

Bu durumda Aktunç, Büyük Argo Sözlüğü’nü çıkarmakla bir “argo kırımı” yapmış, o güne değin var olan argo sözcükleri topluca öldürmüş mü oluyor? Tabii ki hayır! Çünkü ona göre argo, “Şifreleri çözülünce ‘kollarını sıvar, avuçlarına tükürüp işe koyulur’… Şimdi (…) yeni bir sözcük dağarcığının, yeni bir yaşam sözlüğünün üretimi peşindedir…” (Sayfa 395) Çünkü “Argo, dünya dil varlığının yetiştirdiği en büyük anonim-yazar ve dilcidir.” (Sayfa 396) “…dildeki insan dehasının en önemli ürünlerinden birisi”dir. (Sayfa 406) “…argo, sürekli olan, kendisini genişleten, kendisini yenileyen bir alan”dır. (Sayfa 409)

Aktunç olayın bilincindedir. Yeni baskıya eklenecek sözcük ve deyimlerden söz etmekte ve örnek vermektedir. (Sayfa 408) Eminim ki, ölümünü izleyen her yıl çok sayıda argo sözcük doğacağının ve sözlüğe kabul bekleyeceğinin de bilincinde idi. Yeni argo kaynaklarından birinin internet olacağının da.

Peki deşifre olup argoluğunu yitiren sözcükler ne oluyor? Çöp tenekesine mi? Elbette değil. Sözlük çalışmasının belki de yaşamsal önemi burada. “Ay eskiyince kırpıp yıldız yaparlar” ya, argo “eskiyince” de anadilin sözcük dağarcığına eklenir. Yani anadilin beslenme kaynaklarından biri de niteliğini yitiren argodur. Sürekli kendini üretip yenileyen argonun sözlüklere aktarılarak deşifre edilmesi anadili zenginleştirici bir çalışmadır. Bununla birlikte niteliğini yitiren argo sözcük ve deyimlerin argo sözlüklerden çıkarılmaması, böylece hangi sözcüğün argo kaynaklı olduğunun hep bilinebilir olması doğru olur kanımca.

Bir Çağrı

Bu bilinçle Hulki Aktunç, sözlüğün başında “Sevgili Okurlara” katkı ve eleştiri çağrısı yapıyor ve elektronik posta adresini veriyor. “Argo Sözlüğü katkılarla yaşar ve gelişir” diyerek.

Bu çağrı özellikle dil sevdalısı okurlara ve yayıncı YKY’ye önemli bir görev ve sorumluluk yüklemektedir. Sürekli yenilenen bir “dil” karşısında duyarlı okuyucular katkılarını esirgememeli, YKY’de bu katkıların toplanacağı bir posta kutusu vermeli ve sözlük belirli aralıklarla güncellenmelidir. İşte o zaman Hulki Aktunç adı, birlikte anılmaktan kıvanç duyduğu Kaşgarlı Mahmut ile yan yana Türkçe var oldukça yaşayacaktır.

Aktunç, sözlük çalışmasının diğer edebiyat üretimlerini aksattığını düşünen Salah Birsel’e yapıtlarını örnek vermekle, okuyuculara da, sözlüğe katkı konusunda işlerini bahane etmemeleri gerektiğini bildirmiş oluyor kanımca. (Sayfa 23) Öyleyse hep beraber onun sözünü haykıralım: “Mayna yok… Fora! Yelkenler hep fora!”


Ali Günay

  
(1)   Hulki Aktunç, Büyük Argo Sözlüğü, Yapı Kredi Yayınları.
(2)   Tırnak içleri, Büyük Argo Sözlüğü, sayfa 16.
(3)   Büyük Argo Sözlüğü, arka kapak.


Öykü Teknesi’nin Temmuz-Ağustos 2012 tarihli 28. sayısında yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …