Ana içeriğe atla

John Waters ve Trash Trilogy


Seni seviyorum Raymond. Bu dünyadaki her şeyden daha çok. Kendi iğrençliğimden daha çok. Saç rengimden daha çok. Kırılan kemiklerin sesinden, ölümün sesinden hatta kendi dışkımın sesinden bile çok seviyorum seni.
Mrs Dasher (Pink Flamingos)

Trash filmlerinin papası, kişisel olarak da hayranlık duyduğum Waters'ın sinemaya, dahası sanata bakışı, yaptığı filmlerin neden bu kadar ‘kötü’ olduğunu anlamamıza yardımcı olur. Bir röportajında; çağdaş sanatın, iğrenç olanı kötü şekilde anlatması gerektiğini, modern sanat estetiğinin miadını tamamladığını ve değişime uğraması gerektiğini söyler. Ürettiği düşük bütçeli hemen her filminde de söylediğini yapar: Karakterleri abartılı kostüm ve repliklerle donattığı gibi, camp (yapay) oyunculuğu göklere çıkarır. Bunu desteklercesine dekor kurulumu rahatsız edici bir şekilde tasarlanır ve teknik estetik de buna çanak tutar.

John Waters
Uyuşturucu kullanmaktan dolayı okuldan atılan ve uyuşturucu bağımlısı bir eşcinsel olduğunu söylediği için askerlikten de yırtan Waters, 8 ve 16 mm’yle çektiği ilk kısa filmlerinde ne olduğunu zaten belli etmiştir. En popüler filmi Pink Flamingos'la beraber, saldırgan sanat diye tanımlanan pislik felsefesini, Female Trouble ve Desperate Living ile taçlandırarak sonrasında “trash trilogy” diye anılan büyük üçlemeyi meydana getirmiştir.

‘Dünyanın en kötü insanı’ unvanı için savaşan iki grubun hikayesinin anlatıldığı Pink Flamingos’da, her filminde olduğu gibi kurulu düzene saldıran Waters, klasik Amerikan ailesinin günlük hayatına tecavüz edercesine, en naif durum ve olaylarda bile izleyiciyi tekmelemeyip durur. Kaba, seksüel, fetiş ve kirli durumlarıysa gayet sade bir şekilde anlatır.

İstediği ayakkabının alınmamasına sinirlenerek ailesini döven ve evden kaçan bir kızın hikayesini anlattığı Female Trouble filminde, Divine (ki kendisi şişman bir travestidir) otostopla yola çıkar. Arabasına bindiği adamla (erkek haliyle) sevişme sahnesinde, beyaz iç donundaki bok lekeleri özellikle gösterilir. Aynı filmin sonunda, bu ilişkiden doğan çocuk babasını arayıp bulduğundaysa, onca filme ve ahlaka meydan okurcasına şöyle bir şeyle karşılaşırız: Baba yara bere içindeki penisi çıkarır ve kızına tecavüz etmeye kalkar.

Seçkinliğin ‘aşağılıkla’ tanımlandığı bir kuaföre üye olmak isteyen Divine göğsünü gere gere hırsız ve orospu olduğunu söylediğinde mekâna kabul edilir ancak. Gerçek/saf estetiğe ancak şiddet ve bayağılıkla ulaşılabileceğini savunan kuaför sahipleri büyük bir sergi için Divine’ın fotoğraflarını çekmeye başlar. İşte oradan sonra işler iyice sarpa sarar. Ki bunu Waters’ın yapmak istediği şeyle de özdeşleştirebiliriz. Yönetmen başta kendisiyle ve akabinde saldırdığı her şeyle beraber, karakterin ağzından koca bir kahkaha atarak, yapıbozumsal bir üslup ortaya koyar.

Desperate Living’deyse abuk bir olay akabinde kocasını öldüren bir kadının (Amerikan korku toplumunun düştüğü durumu temsil eden bir karakterdir aslında) hapse girmemek için suçluların olduğu özerk bir bölgede (ölü şehirde) yaşadıkları anlatılır. O bölgenin kraliçesine karşı ayaklanıp onu deviren, akabinde de kraliçeyi koca bir tepside kızartarak halka servis eden bir grubun hikayesidir bu. İnsanlara sürekli emirler veren, ters yürüme günü, kıyafetleri ters giyme günü gibi ‘kutsal’ günler ilan eden kraliçe, şarbon hastalığını halka yayarak hepsinin ölümünü seyretmek istediğinde, çok da basit bir şekilde tüm düzen yıkılır.

Yine buna yakın bir seks, ölüm ve pişirme üçgeni Pink Flamingos'taki kümes sahnesinde karşımıza çıkar. Aklı gidik üvey evlat, karşı tarafın ajanıyla kümeste sevişirken tavukları boğazlayıp kadının vajinasına sokmaya çalışır. Bu gerçek bir sahnedir ve tavuklar çekim esnasında öldürülür. Hatta ağızlarından gelen kan ve uçuşan tüylere yakın çekim yapılır. Filmin sonundaysa kendine yaklaşık beş dakikalık bir savunma ayıran Waters, kameranın karşısına geçerek o sahnede tavukları gerçekten öldürdüklerini itiraf eder ve ekler: Siz yediğiniz tavukların kalp krizinden öldüğünü mü düşünüyorsunuz? Sonraki plandaysa tüm ekibin karavan önünde o tavukları kızarttığı görülür.
Sert ve kışkırtıcı filmlerle dolu Waters sinemasında, uyumsuz olan tüm gerçekliği ve iğrençliğiyle temsil edilir, beğenilir, desteklenir. Karşı estetik göndermeleri hem öyküsel hem de teknik olarak yinelenir. Yaşlı, şişman ve bildiğimiz çirkin olan Edith'in fetiş seks kıyafetlerini günlük hayatta kullanması, Divine’ın oğluna oral seks yapması, katledilen polisleri yemeleri bir yana, kopan organlardan kesilen penislere, hatta hamamböceği tarafından tecavüze uğramaya kadar aklın havsalanın ötesinde bir şiddet çeşnisi oluşturulur. En meşhur sahneyse Pink Flamingos’un sonunda yer alan köpek boku yeme planıdır ki tamamen gerçektir.

Waters ve ekibinin amatör ruhu ve kolektif sinema anlayışı yeni bir üslup yaratmanın ötesinde, döneminden taşan bir iştir. Hatta hala da öyledir. Hiç yoksa, Pink Flamingos’un yapım süreci söyler bunu bize çünkü paraları kalmadığı için hafta sonu çalışıp kalan günlerde film çekimi yaparlar ve 35 mm’nin bobinleri bitince, kaldıkları yerden 18 mm’yle devam ederler. Aynı karakterlerin farklı rollerde dönüp durması da bir başka göstergedir.

İnsanlar arası ilişkiler her an patlamaya hazır bir öfkeyle işlevsellik kazanırken, neden sonuç ilişkisinin yüzeysel olması da Waters'vari abartıların bir yansımasıdır sonuçta. O, çektiği filmleri çok sert eleştirilerle kuşatsa da dalga geçmeyi ve eğlenmeyi ihmal etmez.


OKAN ÇİL

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …