Ana içeriğe atla

Kilise Tepesi Çıkmazı’ndan Hayal Sarnıcı’na




Kıymık, 2014 yılının en iyi öykü kitaplarından. Aysun Kara da benim hem çok sevdiğim bir öykücü hem de çok sevdiğim bir arkadaşım, topraam.
Bu söyleşiyi güzel insan Turgut Baygın’ın çabalarıyla Ayvalık’ta çıkan Kidonya dergisi için yapmıştık. Epey bir zaman oldu ama maalesef Kidonya, yeni sayısını çıkaramadı. (Kahrolsun bağzı şeyler!)
Söyleşinin tarihi biraz eski ama konuştuklarımız eskimeyecek şeyler. Buyrun.
Onur Çalı




Kilise Tepesi Çıkmazı’ndan çıkıp Hayat Caddesi Aralığı’ndan geçip Ankara'ya geldin. Nasıl oldu bu yolculuk?

Liseyi Ayvalık'ta bitirdim. Sen de biliyorsun Ankara bizim coğrafyaya uzak; genelde lise bitince herkes İzmir'deki üniversitelere gider ya da İstanbul'a. Ben de öyle yaptım. Üniversiteyi İstanbul'da okudum. Ankara daha sonra, hiç hesapta yoktu. Tesadüfen diyelim. Ankara'yı edebiyat aracılığıyla sevdim desem yeridir. Senin de içinde olduğun edebiyat grubumuz, bir avuç öykü şiir sevdalısı Ankara'nın kuru ayazını yumuşatıyor. Ankara'nın kendine özgü dostluk anlayışından, samimiyetinden hep söz edilir ya, gerçekten de öyledir.

Bizim edebiyatımızda çokça işlenmemiş olan göçle ilgili güzel öykü Kilise Tepesi Çıkmazı’nın da içinde olduğu Panovaroş (2010) kitabınla 2010 Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü kazandın. Şimdi de, Ayizi Yayınları’ndan çıkan Kıymık (2014) geldi. Öykü dışında bir şey yazdın mı ya da yazmayı düşünür müsün?

Öykü hep. Şiir yazdığım da oluyor kimi zaman. Ama onları paylaşmıyorum. Şimdilik öykü. Başka bir tür, roman filan ancak öyküye sığmayacak bir konu çıkar da kendini dayatırsa yazarım diye düşünüyorum. Aslında öyküye sığmayacak konu da yok bana göre. Öykü hayatın her köşesinde. Hem tamamını anlatmamak, kıyıdan köşeden tırtıklamak, anlatır gibi yapmak, vazgeçmek, çekip gitmek bunların hepsi öyküye ilişkin. Yok yok ben öyküden başka bir şey yazmam sanırım. Kendimi en iyi ifade edebildiğim tarz öykü diye düşünüyorum.


Ayvalık’ta büyümüş olmak, deniz ve papalinalarla, “gavur” kalıntıları ve izleri içerisinde, nasıl etkiledi seni? Öykülerinde bazı izler görür okuyanlar ama bir de senden duymak isterim.

Üçüncü kuşak mübadilim, göç hikayeleriyle büyüdüm. Karşı kıyının kokusu, zeytinlikleri, bağları, portakal bahçeleri, ninelerimizin, dedelerimizin can dostu Rum arkadaşları, komşuları, aşkları, kayıpları, acıları zihnimde öyle çok dönüp durdu ki zaman zaman tüm bunları yaşadığımı düşündüğüm bile olmuştur. İlk öykülerimde göçü, mübadeleyi, insanın yaşadığı yerden koparılmasını, hayatını geri döneceği umuduyla tüketmesini anlattım (Üstelik bunca büyütülen karşı kıyının bir saatlik bir deniz yolculuğuyla ulaşılabilecek olması ne acı değil mi?) Yazmaya başlarken yazma isteğimi güdüleyen en önemli konu buydu. Şimdi daha farklı tabii. Yine de her zaman yüreğimi titreten bir konu olarak kalacak göç. Elbette bu yalnızca bizim coğrafyamızla sınırlı da değil. Dünyada yaşayan tüm halkların yerinden yurdundan sürgün edilmesinden, bir lokma ekmeğin peşinde büyük acılar çekmesinden daha yazılabilir bir konu olabilir mi? Onun dışında Ayvalık'ta büyümüş olmayı bir şans olarak görüyorum. Çocukluğumu birlikte geçirdiğim insanlar, sokaklar, deniz, farklı iki kültürün yaşantımıza getirdiği zenginlik. Çocukluğum büyük şehirde bir apartman dairesinde geçmediği için kendimi şanslı sayıyorum. “Çocukluğu yazarın hazine sandığıdır” sözü sanırım Murathan Mungan'a aittir. Yazmayı kışkırtan imgelerin birçoğunun çocukluğumuza ait olduğunu düşünüyorum.

Ege coğrafyası, bizim memleketimiz, mitolojinin, söylencelerin beşiği bir yer. Öyküde bu unsurları kullanmak konusunda ne düşünüyorsun?

Yine bu konuda da çok şanslıyız diyeceğim. İda dağının, yeri göğü birbirine katan Zeus'un, Homeros'un hikayeleri ile iç içe yaşamak heyecan verici. Bu söylenceleri olabildiğince kullanmaya çalışıyorum. “Kıymık”da “Hayal Sarnıcı” adlı öyküm mitolojiden beslenen bir öykü. Sanatın, edebiyatın bir diğer hazine sandığının da söylenceler, mitolojik hikayeler ve karakterler olduğunu düşünüyorum. Yine de bu zengin malzemeyi dikkatle, araştırarak kullanmak gerektiğini düşünüyorum.

Kıymık’ı okuduktan sonra bir kıyaslama yaptım ister istemez. İlk kitabına göre, olumlu anlamda bir farklılık göze çarpıyor. Daha kısa ve belki de bu yüzden daha yoğun, farklı okumalara açık kapı bırakan öyküler var Kıymık’ta. Katılır mısın?

Eğer öyleyse bu sevindirici, teşekkür ederim. Senin gibi genç bir öykücüden bunu duymak güzel. Öykülerimin giderek yetkinleşmesi hedefim elbette. İlk kitabımda fark ettiğim kim aksaklıkları kendimce düzeltmeye çalıştım.

Kitaptaki ara başlıklardan biri “öykü şiire âşıktır”. Peki, bu aşk ne kadar imkanlı ya da mümkün? Şiir de öyküye aşık mı mesela?

Öykünün şiire aşkı bitmez bana kalırsa. Öykü okuduğum kadar şiir okuyorum desem abartılı olmaz. Şiirle öykü birbirine çok yakın iki tür. Aşkları mümkün mü, neden mümkün olmasın! Aşık olmak istersen olursun. Aşk bir niyettir bana kalırsa ve her insan kendine yakıştırdığı her şeye aşık olabilir. Şiir de öyküye aşıktır, olmalı yani ben öyle düşünüyorum. Hem neden olmasın ki?

Kitabın son öyküsü olan “Aslında”da, hayatın bazen, “kırık bir pasta tabağı, gıcırdayan tahta merdivenin son dört basamağı, tek gözü eksik oyuncak ayı, sandık lekeli dantel bir tepsi örtüsü gibi” ıvır zıvır gerçekten başka bir şey olmadığını söylüyor ve “Bunları da ancak yeşil taşlı bir yüzüğün yansıttığı ışık huzmesinde görünür hale gelen toz bulutu gibi, karanlıkta fark etme”nin mümkün olmadığını ekliyorsun. Edebiyat bu karanlığı aydınlatan şeylerden biri midir? Bizim “fark etmemize” katkısı olur mu edebiyatın? Yoksa edebiyat da o ıvır zıvır gerçeklerden biri midir sadece?

Aslında her ikisi de olabilir. Edebiyat tabii kıyıda köşede kalanı, gözden kaçanı, önemsenmeyeni fark etmemizi sağlar. Ama yine de yaptığımız işe bunca anlam yüklemek de gereksiz belki. Aslında edebiyat da hayata tutunabilmek için icat ettiğimiz ıvır zıvırdan başka bir şey değil.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …