Ana içeriğe atla

“Umarım, bizden sonraki kuşaklar, daha mutlu hikâyeler yazar…”


Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü, 2014 yılında roman dalında Kemal Varol'un 1990'lar Türkiyesi'nin karmaşık siyasi ortamını Mikasa adlı bir köpeğin gözünden anlattığı romanı Haw'a verildi.

Semih Gümüş, Asuman Kafaoğlu-Büke, Hasan Ali Toptaş, Burhan Sönmez ve Handan İnci’den oluşan Seçici Kurul, Varol’un romanını “gerçek ile gerçekdışıyı yeni bir zeminde buluşturduğu; sembollerden yola çıkarak taze bir soluk yarattığı; savaş ve acının içinde umuda yeni bir pencere açtığı; güncellikle edebiyat arasında yetkin bir bağ kurduğu” gerekçesiyle ödüle değer buldu.

Aşağıda yazarın, 8 Kasım 2014 tarihinde İstanbul Tüyap Kitap Fuarı’nda ödülünü aldıktan sonra, “Roman ve Toplumsal Sorunlar” konulu panelde yaptığı konuşmanın metnini okuyabilirsiniz.


Çoğu yazar için romanlarında toplumsal meselelere değinmek bir tür vicdan meselesine dönüşmüştür zamanla ve bu durum benim için de geçerli oldu. Bir yanda yazarın anlatmak istediği büyülü hikâyeler, diğer yanda aynı yazarın kendisinin de maruz kaldığı yaşam ve onun doğurduğu baskılar. Bir yanda edebiyatın o büyülü çağrısı diğer yanda yazarın, yazmak dışında kendisine biçtiği bir takım toplumsal görevler. Bir yanda dilin o ışıltılı dünyası, diğer yanda yazarın dahil olduğu dünyanın dili. Bir dış basınç kadar, belki ondan da şiddetli bir tür iç basınçla yaşamaktan söz ediyorum. Birbirini durmadan rahatsız eden, hatta zaman zaman birbirini biçimsizleştirme tehlikesini de barındırmasına rağmen beraber yaşamaya yazgılı bu iki kaygı, bizim gibi ülkelerde yaşayan yazarların yazgısıdır belki de.

Kendi adıma, ilk romanımda kısmen, ikincisinde daha büyük oranda yer verdiğim kimi toplumsal meseleleri anlatmak için bir takım sıkıntılarla boğuşmak zorunda kaldım. Hâlâ büyük bir yakıcılıkla süren olayların ortasında o romanları yazmak benim için imkânsızdı sanırım. Bazı meseleleri anlatmak için bir parça soğuması, zaman geçmesi, hakikatin belirgin hale gelmesi ve en sonunda da bütün o yaşananların bir hatıraya dönüşmesi gerekiyordu belki de ve ben tam da olaylar bir parça yatışmışken, bugün burada olmama vesile olan romanı yazmaya başladım.

Her yazar, dayanılmaz bir şekilde yaşadığı çağa bakma, o çağda olup bitenleri, kendisini de içine alan yangını anlatma ihtiyacı duyar şüphesiz. Fakat her yazar gibi ben de, günün birinde kendi hikayelerimi anlatmaya soyunduğum anda büyük bir güçlükle karşı karşıya kaldım. Gözünü savaş ortamında açmış, ilk gençliği OHAL gibi büyük bir cenderenin içinde geçmiş, ardından bir gazeteci olarak nice toplumsal meseleye tanıklık ettikten sonra bir yazar olarak ilk romanımı yazmaya başladığımda, toplumsal meseleleri daha içeriden yakalamaya çalışan, o olaylardan ziyade, bütün o yaşananların kaynağındaki insan ruhunu anlatmaya niyetindeydim. Beni büyüleyen, edebiyatın o etkileyici dünyasına çağıran hikâyeler yazmak istedim.

Yıllarca birçok roman taslağı yazdım ve bütün bu romanlarda bir kere olsun içinde doğup büyüdüğüm toplumsal meselelere dair tek bir cümle kurmak istemedim. Savaş yüzünden bedel ödemiş, hayatını kaybetmiş insanların hikâyelerini yazmak uzunca bir zaman ahlaki bir sorun olarak dikildi karşıma.

Gerçeklerden, yaşanmış olandan, acıdan söz etmek istiyordum ama bu gerçeği kurguladığım anda bu savaşta ölen her gencin hatırasını lekeleyebileceğim kaygısını taşıdım. Belki ayrıntılarını şimdi burada veremeyeceğim bir takım güvenlik kaygıları, belki de bütün yaşadıklarımı, görüp işittiklerimi unutabileceğim, kim bilir belki de bütün yaşananları bastırabileceğim bir alan olarak gördüm romanı. Mümkünse mekânsız ve zamansız romanlar yazmak istedim ısrarla. Dahası, uzun yıllar şiir yazmış biri olarak, dilin kendisinin bir imkân olarak öne çıktığı romanlar murat ettim. İkinci romanımın taslağını bitirdiğimde, her ne kadar istemesem de romanımın kendi elimde bir savaş romanına dönüştüğünü fark ettim. İçine doğduğum savaş ortamını yazmaktan başka seçeneğim olmadığını gördüm ve bu gerçeği kabullenmem zaman aldı. Yanı başımızda olup bitenlere kayıtsız kalmak bir kenara, romanlarınızda çizdiğiniz kahramanlar ve onları çepeçevre saran dünya ister istemez sizi kendi istediği sınırlara çekiyordu. Böylece hâlâ içinde yaşadığım o savaş ortamının romanlarıma girmesine izin vermek zorunda kaldım.

Ama bunları belirli bir dünya görüşünü okura dikte ettirmek için değil, kimi gerçekleri okura anlatmak için değil, yaşananları kayıt altına almak için de değil; savaş ortamında doğup büyüyen insan ruhunun nasıl şekillendiğini, en sonunda neye dönüştüğünü anlamak için yaptım belki de. Çünkü ne yaparsak yapalım, (hele bizim gibi gündemin sürekli değiştiği ve unutmanın bir gelenek halini aldığı ülkelerde) romanlarda anlattığımız olaylar bir zaman sonra etki gücünü kaybediyordu sonuçta. Bugün büyük bir heyecanla kaleme alınan bir metin, çok değil, bir kuşak sonra değerini yitirebiliyor. Benim için asıl kaygı, toplumsal bir meseleye bir takım politik referanslarla yaklaşmak, güncelin tuzağına düşmek yerine, toplumu saran bu sorunlara edebiyatın kendi imkanlarıyla yaklaşmaktı belki de.

Romanı kaleme alırken, siyasal aidiyetlerimi bir kenara koymaya, meseleye romanda anlattığım haliyle sadece Kuzey ve Güneylilerin savaşı olarak değil, dünyanın hemen hemen her yerinde yaşanan savaşların insan ruhundaki tahribatı anlatmaya niyetlendim. Romanı yazdığım günlerde, zaman zaman Diyarbakır’da sokak gösterileri oluyordu ve penceremden bütün o olayları kederle izleyip yeniden masama döndüğümde o serinkanlı çabamla sık sık boğuşmak zorunda kaldım. Güncelin, aidiyetlerimin, bağlılıklarımın beni kendisine çektiğini hissettiğimde her seferinde anlatmak istediğim hikâyeden uzaklaştığımı hissettim. Bir yanda edebiyat, diğer yanda savaşın kendisi.

Her yazar asıl güçlüğün romanlarında toplumsal meselelere yer açmak olmadığını bilir. Asıl güçlük, yazarın bütün bu meseleleri romanına nasıl taşıyacağı, yaşananlarla kendi arasına nasıl bir mesafe koyacağı, gerçek ile gerçek dışı arasında nasıl bir bağ kuracağı, anlatılan olayın kendisinden ziyade insan ruhundaki hangi tortuya odaklanacağı, dahası kurgulanan gerçekliklerin büyülü bir atmosfere dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğidir belki de. Herkesin bildiği, daha doğrusu herkesin kendi cephesinden başka bir anlam yüklediği toplumsal bir mesele edebiyatın kendi imkanları dahilinde nasıl bir çehreye bürünebilir? Ya da, edebiyatın ilk koşulu olan dil bu önem sırasının hangi basamağında duracaktır? Bir yazar olarak çeşitli sorumluluklarımın, tarihe not düşürmem gerektiğini düşündüğüm tanıklıklarımın olduğunu hiçbir zaman unutmadım elbette ama bütün bunları nasıl bir atmosfer içinde okura sunacağım kaygısını, dahası, toplumsal bir meselenin edebiyatın imkânları ölçüsünde ve her şeyden önce yazdığım şeyin politik bir metin olmadığını unutmadan yazmanın güçlüğünü yaşadım yazarken.

Doğrudan anlatmak yerine, hep kıyısından köşesinden anlatmayı, meselemi dilin içine saklamayı, sembollere sığınmayı, mümkünse bir zaman sonra o dilin içinde kaybolmayı, toplumsal bir meseleyi anlatmaya soyunurken anlattıklarımla kendi arama da bir mesafe koymayı, asıl anlatmak istediğim meseleye odaklanmak yerine onun çevresinde gezinmeyi, o toplumsal meseleyi anlatırken benimle aynı anda o meseleye bakan çok çeşitli gözlerle de bakışımı çeşitlendirmeyi, güncelin tuzaklarına düşmemek için kahramanlarımı bir masalın kollarına bırakmayı tercih ettim.

Yine de, otuz yıldır süren savaşı yaşamaktansa bu kitabın hiç olmamasını tercih ederdim. Umarım, bizden sonraki kuşaklar, daha mutlu hikâyeler yazar…


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …