Ana içeriğe atla

KAOSUN KUTSAL PEYGAMBERİ

Albert Caraco belki de bugüne kadar okuyabileceğiniz en tavizsiz ve radikal düşünürlerden biridir. Fikirleri bırakın çağını, sonrasını bile tokatlayan türlü önerilerle çevrili olsa da, ne kendi kuşağında ne de sonrasında ciddi bir tartışma yaratmıştır. Hemen her cümlesinden fışkıran öfke, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında dış dünyayla olan iletişimini kesmiştir. Eve kapanıp yazdığı kitaplardan iki tanesi Işık Ergüden tarafından çevrilmiş, Versus yayınlarınca basılmıştır. Onun dışında Türkçede, kendisiyle ilgili kayda değer bir metne rastlamayız.

Kendine ahir zaman peygamberi diyen Caraco, bir ölüm filozofu olarak da nitelendirilebilir. Toplum düşmanlığı, sevgi ve üreme üzerine söyledikleri bir yana, ölüme düzdüğü övgülerle tanınmıştır çoğu kez. Hayatı, daha çok da ölümü bunun bir kanıtıdır aslında. İntihar etmeyi uzun zamandır planlayan Caraco, ailesini üzmemek için bu kararını erteler durur. Sayın anne” ölür, ardından da “sayın baba” ve birkaç saat sonra intihar eder Caraco.

Felsefesinin temelini, kaos diye adlandırdığı bir üst başlık altında işler. Bu, tüm dünyanın üstüne örtülmüş, kadir-i mutlak bir makinedir ona göre ve oluşumunda herkesin payı vardır. Salt papazlardan ve tacirlerden söz etmez konu açıldığında, toplumun kendisidir asıl hedef aldığı. Yitik kitle”ye asla değer vermez, yerden yere vurur da rahat edemez. Her şeyin sorumlusunun gelenekler ve gelenekçiler olduğunu söyler, kan kusar babalara.

İnsanları üç kategoriye ayırır: Uyurgezerler, aklı başında ve duyarlı olanlar, tinselciler. Bazen tinselcileri yüceltip diğerlerini eleştirirken, bazen aklı başında ve duyarlı olanlara yakınlık gösterir. Sokaktaki insana kızmadığını, yazdıklarının genç nesle (yeniye) hitap ettiğini söyler başka bir yerde de. Ama sonra yine döner dolaşır ve böcekler diye seslenir hepsine fare orduları, aptallar! Ne yapsa boşaltamaz içindeki nefreti ve mutlak kurtuluşu ölümde bulur.

Filozofları halktan üst bir noktaya yerleştiren Caraco, toplum düşmanlığı saflarında gezinirken entelektüelleri yalan söyleyen, dünya üzerine kafa yormayan, kariyerist insanlar olarak yaftalar. Dilinin kemiği yoktur. Yazdıkça sinirlenir, sinirlendikçe yazar.

Kaosun tek suçlusu insanlardır. Hali hazırda yaşayanlar değil sadece, topyekun tüm insanlık. Varolan düzensizliğe tahammül edemez peygamber, “otuz bir çekenlerle ve oğlancılarla dolu bir dünya daha az sefil olurdu.” der ve bununla kalmaz tabii, işi bir adım öteye götürerek sevgi kavramını alır karşısına. “En iyisi kuşkusuz kimseyi sevmemektir ve bunun için de önce kendimizden başlamamız gerekir. Kendinden nefret etmeyi savunan kişi hissi bağları parçalar.” Daha sonra üremeye itiraz eder, hadımlara ve kısırlara övgüler düzer: “Her şeyi yenilemek istiyoruz ve bu nedenle hiçbir şeyi affetmeyeceğiz. Çünkü eğer canlılar böcek olma ve karanlıklarda, uğultu ve pis koku içinde üreyip çoğalma tercihinde bulunsa bile, biz onları engellemek ve İnsan’ı soyunu kurutarak kurtarmak için buradayız…” Başka bir sayfada da, “Her yoksul aile varlığıyla kriminaldir.” der.

Akabinde sonradan bahseder. Kendi ütopyası içinde gayet basit bir denklemle işleyen bir site dünyadan: “Gelecekteki evrende yitik kitle olmayacak, insanların hepsi mutlu olacağı için değil, kitle olmayacağından. Yüz milyon insanla yeryüzü cennet olur.”

Çok keskindir Caraco, tavizsiz ve pervasızdır. Nihilizm ve anarşizm arasında dönüp dursa da, son kertede nihilist olarak kabul edilir. İdeoloji karşıtı, dahası fikir düşmanı olduğunu net olarak söyler. Ona göre tüm fikirler katildir ve bizleri otomatlaştırmaktan başka bir işe yaramazlar.


Magna Mater
Dilin yozlaştığını, sanatın yok olduğunu, bilimcilerin doğaya tecavüz ettiğini söyleyen Caraco, militarizme, edebiyata, cinselliğe, sembolizme kadar her şeyi karşısına alıp yargılar. Karşı durduğu şeylerden biri de sanayileşme, dolayısıyla mimaridir. İnsanların durmadan üretip tüketmelerine itiraz eder. Dünyanın koca bir şantiye haline geldiğini söyler. Beyazkarıncalar gibi soluksuz kalıncaya dek buna devam edeceğimizin kehanetinde de bulunur. Ta ki bitime dek!

Din konusunda da benzer fikirlere sahip olan Caraco, imanın insanı kurtaracak bir şey olmadığını, aksine insanları ölüme sürükleyeceğini belirtir. Fakat burada yeni bir tanrı arayışından bahseder: Dişil Tanrı. Üreme karşıtlığı mevzuunda kadınlardan uzak durulmasını öğütleyen, onları olumsuzlayan, kadına yüklenen misyonun erkeklerin bir uydurması olduğunu söyleyen düşünür, Magna Mater’in yeni dirilişinden bahseder. Dört İncil’de de hiçleştirilen Meryem’in sonunda göğe çıkacağını ve hakimiyeti eline alacağını söyler. Meryem’in bütünlüğe kavuşması için bakire ve anne olmasının yanı sıra, fahişe de olması gerekir. Ve böylelikle Magdelena’nın tamamlanacağına inanan Caraco, ancak bu şekilde gökyüzüyle yeryüzünün evlenebileceğini söyler.

Babalarının dinini yıkıcılıkla eş tutar. Eskiye dair ne varsa parça parça edilmesini söyler. Babaları gökte bir baba aradığı için cezalandırılmıştır ve “gök boştur ve sizler özgür insanlar olarak yaşamak ve ölmek için öksüz kalmalısınız” der.

Ne kadar karamsar olursa olsun, kendince geliştirdiği bir çözüm ve çözüm önceli de vardır. Yapılması gerekenleri açıkça söyler. Ölçülülüğün, nesnelliğin ve tutarlılığın her şeyi çözebileceğini söyleyen Caraco, insanların böyle olmamalarından şikayetçidir aslında. “Dünyayı düşünmenin vakti geldi,” diye bağırır birkaç yerde. Kendi zincirlemesi üstünden dişil bir kurtuluş yaratır.

Öngördüğü kurtuluştan, diğer bir ifadeyle büyük felaketten sonra mutluluğa göz kırpar ve paganizme olumlu göndermelerde bulunur. Yeni neslin pagan olacağını savunur, çünkü paganizm doğayla uyumludur. Bu karmaşa ortasında, tüm karşı çıkış ve kabullenişleri arasında kendini anarşistlere ve nihilistlere yakın gördüğünü söyler. Onları beğenir, fakat yeterli bulmaz. Daha fazlası lazımdır ona, daha provokatif, daha terörist bir sıçramadır beklediği. Yeni neslin onlardan üst basamakta olacağını gururla söyler.

Kendi intihar sorunsalından sonra, karşımıza çıkan çelişkilerinden birisi de Post Mortem kitabındaki anne özlemidir. Ölüyü değil, ölümü kutsallaştırmak mı demeli buna bilmem, ama annesinin ölümünün başına gelen en kötü şeylerden biri olduğunu yazar. Babasıyla onu yad edişlerinden bahsettiğindeyse duygusallığından ötürü özür diler ve parantezin birazdan kapanacağını söyler. Tabii felsefesinin kaynağı kabul edilen Kaos’un Kutsal Kitabı’nı daha sonra yazıyor, belki de bu süre zarfında keskinleşmiştir, bilemeyiz.

Ezcümle; Caraco’nun tespitleri, özelikle yaşadığı yıllarda (1919–1971) karşılaştığı dünya savaşlarına, amaçsızlığa verilen duygusal bir tepki olarak da okunabilir. Çalışmayan bir makinenin karşısına dikilmiş, beklentisizce sövüp sayan aksi bir adamı andırır. Topluma dair söylediklerini bir noktada Sade’la, sevgi, seks ve üremeye dair ettiği lafların bir başka depresif karşılığını da Pessoa’da bulabiliriz, fakat bu öfkeli adamın mutsuzluğu herhangi bir şeyle kıyaslanamayacak kadar özneldir.
“Bana yapıcı olmadığım söylenecek, felaketin üzerinde inşaat yapmakla ve felaketi bu evreni düzene koymaya elverişli görmekle suçlanacağım; bana sosyal olmadığım söylenecek, kitlelerin kurban edilmesini öngörmekle ve insanın düzelebilmesi için felaketi gerekli bulmakla suçlanacağım; benim gayri insani olduğum söylenecek, çünkü milyarlarca böceğin yaşamı beni ilgilendirmiyor ve ben ökümen’in insansızlaşmasını savunuyorum; benim ahlaksız olduğum söylenecek, çünkü ben değerler eksenimi sarsıyorum ve işaretlerin sırasını değiştiriyorum. Haksızlıklarımı biliyorum, suçlu olduğumu kabul ediyorum, aynı yolda yürümekte ısrarlıyım.”


OKAN ÇİL


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …