Ana içeriğe atla

KÖPÜK

Dedem seslenir her akşam. “Yat artık Mehmet, bırak elinden şu bilgisayarı, kardeşin çoktan uyudu, sen de yat artık hade!” Sevmem ben uyumayı. Güneş batarken daha, içime bir sıkılma düşer, niye bilmem!

Annem “Daha erken baba, oynasın az daha.” der. Baba derken bastıra bastıra söyler. Susar o zaman dedem. Annem hep beni tutar. Tutar tutmasına ama tembihi de eksik etmez. “Deden olmasa sokağa düşeriz. İyi davran, he de, kızdırma ha Mehmet’im.” Kızdırmam. Dedem için değil, annem üzülmesin diye. Kardeşimle sokaklara düşmeyelim diye. Dedem de çok kızmaz zaten. Kardeşime hele hiç kızmaz. Annemi de çok sever, dinler, bir dediğini iki etmez, laf söyletmez. Gelinim demez de “bizim Naciye” der.

“Bizim Naciye bir baklava açar, zar gibi ince, hemi de kırk kat!”

“Bizim Naciye sağ olsun, hanım öldüğünden beri her işimize koşar.”

“Bizim Naciye’nin yerinde başkası olsa benim oğlana bir gün katlanmaz!”

“Bizim Naciye...”

Babam gelmez eve genelde. Duvarlara köpük döşer. Ses geçirmeyen sıcak tutan köpükler. Köpükler nasıl sıcak tutar, nasıl ses geçirmez bilmem. Bizim evin duvarları köpüksüz. Dedem hep söyler “Bizim eve ne zaman sıra gelecek?” Babamın hiç vakti olmaz. Ben merak ederim köpükleri.

Keşke bizim duvarlara da döşese! Ben ona yardım bile ederim. Bizim evimiz de sıcacık olsun, duvarlar ses geçirmesin isterim.

Çok çalışır ama babam. Sabahlara kadar çalışır. Ondan gelemez. Hep kaybeder paralarını. Hep kandırılır. Üç dört günde bir gelir, bir iki gün kalır. Dedemden para alır, ben görmüyorum sanır. Dedem hem küfreder, hem verir. Markete gider sonra, bana Çokonat, kardeşime süt alır.

Kardeşimi omzuna çıkarır, at olur. Sonra ben çıkarım omzuna, kovboyculuk oynarız. İkimizi de aynı sever babam. Eve az gelir ama bizi çok sever. Aynı sever. Beni de kardeşimi de aynı, çok sever.

Dedeme benzer kardeşim. Dedemin küçülmüş hali gibidir. “Babam benim, koçum benim!” diye sever babam, kardeşimi. Dedem başını öne eğer, annem yanımızdaysa mutfağa gider.

Geceler, soğuk yataklar… Ben kardeşimle yatarım, aynı odada. Uyuyamam ama işte! Dedem gelir bazı geceler, gözlerimi kapatırım. Kardeşimin üstünü örter özenle, onu hep çok sever. Sonra bana bakar, hissederim. Gözüm kapalı ama bilirim yaklaşır, yüzüme eğilir, hiç kırpmam gözümü, uyuyorum sanır, beni az sever. Sessizce uzaklaşır sonra. Kapatır kapımızı, çıkar. Annemin kapısı açılır, kapanır. Sesi gelir yan odadan. “Baba!” Kesik, kısık, bastıra bastıra.

Ecüş bücüş şekiller sarar duvarları. Tüm ecüş bücüş şekiller dedem gibi görünür. Ecüş dede, bücüş dede, çirkin çirkin bir sürü dede! Babamın duvarlara döşediği köpükleri düşünürüm. Ses geçirmeyen, sıcak tutan, hatta ışıklı, balon balon, rengârenk köpükler. Sabah olunca sormak isterim anneme. “Senin üstünü de dedem mi örttü dün gece?” Sormam. Gece sormaya karar veririm ama sabah olunca unuturum. 

Güneş doğunca renkli köpükler kadar güzel dünya. Güneş de kocaman sarı bir köpük müdür acaba?


Ayşegül Kocabıçak

Yorumlar

  1. Ayşegül Kocabıçak'ın kalemiyle tanışmam "yazışımlar" gurubumuzda paylaşılan bir öykü ile oldu.
    Oldukça kısa, yaşayan, nefes alıp veren ve bu nefesin sıcaklığını duyduğunuz öyküler. Ama bu öyküsüyle artık iyice karar verdim ki; Ayşegül Kocabıçak bu öyküleri kalemle değil, sivri uçlu bir hançerle yazıyor. Bağırıp-çağırmadan, bir çocuk naifliğiyle sinir uçlarımıza batırıyor hançerinin ucunu.İnsan kalan taraflarımızı acıtıyor..Yüreğimizi kanatıyor..Çok güçlü bir anlatımı var. Ömrün de, öykücülüğün de uzun olsun sevgili Ayşegül.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Şahin Bey, yazdıklarınız beni çok duygulandırdı. güzel sözleriniz ve dilekleriniz çok çok teşekkür ederim. sevgilerimle...

      Sil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …