Ana içeriğe atla

Kuru Kafka'yı Nasıl Okuyamadım


“Ona yazma isteğini duydum. Ama böyle yapacakken, tutup gezmeye çıktım; içimi saran duygu Haas’la buluşup konuştuktan sonra tümüyle silinip gitti. Kadınlar, üzerimde uyarıcı bir etki yaptı; derken eve gelip Değişim’i okudum; beğenilecek gibi değil. Belki gerçekten mahvolmuş bir durumum var, sabahki hüzün yine çıkıp gelecek ve ben uzun süre ona karşı duramayacağım; tüm umudumu alıp götürüyor bu hüzün.”

F. Kafka, Günlükler 1910–1923, Çeviren: Kamuran Şipal, Cem Yayınevi. s. 286-287


Son yıllarda psikanalistlerin, hastalarının anlattıklarından esinlenerek (ve fakat muhakkak hastalarının isimlerini değiştirerek) hikayeleştirdikleri anlatı kitapların çevirileri arttı. Ben de birkaç tanesini okudum. Ayrıntı Yayınlarından çıkan Divanımdaki Erkekler’i okumuştum mesela, çok ilginçti. Yakın zamanda da bir arkadaşım, bu türden bir kitap verdi bana, hiç sormadan aldım okumaya başladım, çünkü güvenirim okurluğuna ve severim onu. Her zamanki gibi iyi bir kitaptı. Stephen Grosz’un İncelenen Hayatlar adlı kitabıydı bu. Bahsettiği hastalardan biri (bir erkek, Michael), bir kadınla çok yaklaştığında, o kadın hayatına çok fazla girdiğinde, evlilik ya da birlikte yaşama fikri ortaya çıktığında kendini geri çekiyordu, bahaneler buluyordu. Sonunda bunu fark edip psikanalistimiz Bay Grosz’a anlattığında şöyle der, Bay Grosz’un ağzından dinliyoruz:
“Bir an yalnızca kendisinin görebildiği bir şeye dalıp gitmiş göründü, arkasından, ‘Kafka’yla Felice Bauer’in öyküsünü bilir misiniz?’ diye sordu. ‘Kafka beş yıl boyunca Bauer’le yoğun bir ilişki yaşar, bazen bir gün içinde çok sayıda mektup gönderdiği olur ona. Bauer Berlin’de, Kafka Prag’da yaşıyordu – o zaman için bile büyük mesafe sayılmaz fakat nişanlı kaldıkları beş yıl boyunca yalnızca on kez görüşürler, buluşmalarının hiçbiri bir veya iki saatten uzun değildir.’ Kafka’nın mektuplarını okursanız, dedi Michael, genellikle çılgına dönmüş gibidir – Felice’in nereye gittiğini, kimlerle görüştüğünü, ne yediğini, ne giydiğini kaygıyla sorgular. Kafka mektuplarına hemen yanıt almak ister ve alamadığı zaman öfkeden küplere biner. Bauer’e iki kez evlenme teklif eder ve iki kere nişan atar – düğün asla gerçekleşmez. Michael’e göre, Bauer’den ayrılmak Kafka için dayanılmaz bir şeydi. ‘Bundan daha büyük sıkıntı veren tek şey onun yanında olmaktı. Kafka yeniden, sürekli böyle ilişkiler yaşadı,’ dedi Michael. ‘Artık şizoid veya hafif düzeyde Asperger sendromlu olduğunu söylüyorlar ama bu sözcükler en önemli şeyi anlamlandırmakta yetersiz kalıyor. En çok kaçındığı kişi en fazla bağımlı olduğu, en çok arzuladığı kişiydi.” (İncelenen Hayatlar, sayfa 56-57)

Kafka iktidarsız mıydı, şizoid miydi ya da Asperger Sendromu mu vardı? Net yanıtlar vermek zor. Bu yazıda, onun hayatında -bir şekilde- olan birkaç kadından birisine, Milena’ya yazdığı mektuplardan bahsedeceğim. Bahsedecektim. Ama okuyamadım. Bir türlü ilerlemedi mektuplar.

Ve fakat.

Sanırım Milena’ya ben de aşık oldum.


                                        Onur Çalı 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…