Ana içeriğe atla

Oyun


Dün, yıllar sonra ilk defa bir adamı sevdim. Onu da beceremedim. Kedi gibi sevdim adamı. Sakallarını, çenesini okşadım, yüzünü avuç içlerime aldım, yüzümü yüzüne sürdüm, geri çekilip gözbebeklerine baktım...
Ben bir kadeh daha alayım, serin olsun.
Ufak, kare, ceviz masanın eşkenarlarından birinde oturup, loş ışıkta karşımdakinin elleriyle oynadım. Parmaklarına parmaklarımla değdim, değdim çekildim, değdim çekildim. Uzandım kollarını ittirdim. Durup baktım, çaktım gözlerimi gözlerine, aynısını bana yapmasını bekledim. Güldü. Güldü ama yaptı. Oynamaya başladık...
Günlerin sonuna dek kendi etrafımda dönerek hiç olmaya yüz tutmuş ben, nihayet, kendimi affettim. En büyük ızdırabını yendiği gün insan, ya kapı duvara veyahut şefkatten tüle dönüşür, derdi ninem.
İnce, saydam, beyaz bir tül gibi... Dört duvarımdan rüzgarla taşıp, bir kedinin yüzüne değdim dün gece.
Bana bir kadeh daha lütfen! Lütfen daha serin...
Masalarda iki kadın, iki erkek, bir kadın-bir erkek ve diğer ihtimaller. Kadınlar ve erkekler. Seviyorlar birbirlerini. Nefret ediyorlar birbirlerinden. Ya yalan söylüyorlar birbirlerine, ya eksik. Ya fazla söyleyip yaralıyorlar birbirlerini, ya herkes kendine saklıyor dünyasını.
Dün. Gece. Biz. Bir kadın, bir erkek oturuyorduk. Karşılıklı. Bacaklarım karıncalanıyordu. Kasıklarım ateş. Ellerimle sarmak istiyordum onu. Ellerimle, kollarımla, bacaklarımla sarılarak konuşmak. Ağzımdan tek kelime çıkmadan severek, dokunarak anlatmak kendimi.
Edebi, bilgece şeylerden bahsediyor olmalıydı konuştuğunda; hayattan, kaostan, ne yapmalılardan. Ağzımın, boynumun, ellerimin ne güzel olduğunu söylemiş olmalı sırayla. Sözcüklerin kıymeti yoktu. Bölünmek istemiyordum. Mırıltılarını ve yaramaz gözlerini takip ediyordum yalnız. Gülüşünü, vücudunun tanımadığım şekiller alışını, masanın üzerinden bana uzandığında evrenin nasıl da küçülüp cebime girdiğini, dudaklarının tadını, nefesinin sıcağını yaşıyordum sadece. Saçlarıma bakıyordu, ağzı kıpırdıyor, gülümsüyordu, parmaklarını defalarca geçirdi aralarından. Gözlerimi yavaşça yumdum, açtım. Taklidimi yaptı. Oyundaydım. Oyundaydık. Gözbebekleri büyüdü, kocaman oldu.
Ah, yine içime şefkat doldu!
İyice sevmeliydim bu sefer onu. Şarap fondiplenir mi? Yaptım, oldu. Kalkıp yanına gittim. Kimse umrumda değildi. Sivri, üçgen çenesinden tutup, başını göğüslerime yasladım. Öpüştük. Bacaklarıma dolandı elleri. Tırnaklarını çıkardı.
Gerçek olsun istiyordum. Gerçek olmak istiyordum. Gerçek olalım. Tutkuyla gerçeği arıyordum. Üç kadeh şaraptan çok, belli ki yeni tutkum fena halde kanıma karışmıştı. Etimi, benliğimi, var oluşumu acıtacak kadar sivri gerçeklerle boğuşmak istiyordum tam o an. Kanırtmak istiyordum gerçeklerle kendimi.
Gerçeği söyle bana! Gerçek ol!
Gözlerimde yaş kalmayıncaya kadar bakmak istiyordum gerçeğe, gözümü kırpmadan. Haniydi gerçek? Var mıydı anlamı? Benim olacak mıydı! Sürtünmek istiyordum, sürtünerek inlemek, inleyerek alev almak, gerçeğe dönmek, hayat bulmak istiyordum, istediğim her şey canımı yakıyordu.
Bir taksi buldu. Öptü beni. Sakalları çeneme, burnuma, yanaklarıma değdi. Avuçladım yüzünü. Gözlerimin neden dolduğunu sordu, dolmadığını söyledim, ama vedaları sevmiyordum. Gerçek buydu. Gülümsedi. Gözbebekleri karanlık sokakta yarım ay...

Dün gece nice zaman sonra, ben yeniden bir adam sevdim. Sevmeyi ne çok özlemişim de anlaşılan, kendimi nasıl sevdireceğimi bilememişim. Bir zamanlar bildiğim ne varsa unutup incecik, tül gibi çıkmışım evden.
Yaralandım. Gerçeklerle. Döndüm evime. Çok acıdı. Tam istediğim gibi.
Topaç gibi dönüyorum şimdi gene kendi etrafımda.
Kedi beni gör. Kedi benle oyna...

Vuslat Erkmen

Resim Just Lines: Burcu Firdevs Demirağ

Yorumlar

  1. Çok sevdim bu öyküyü ben. Ne kadar gerçek cümlelerle dolu (Ya fazla söyleyip yaralıyorlar birbirlerini, ya herkes kendine saklıyor dünyasını). Hele o nine ne bilgece etmiş sözlerini.
    Şefkat mühim...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…