Ana içeriğe atla

Bir Elyazması Şeytanı İçin Ağıt


Söz, insan olup aramızda yaşadı.
 Yunanna İncili, 1:14
“Sonra?” diye tekrarladı misafir. 
“Sonra ne olduğunu siz de tahmin edersiniz.” Aniden sağ eliyle beklenmedik bir gözyaşını sildi ve devam etti: “Aşk, yerden bitiveren bir katil gibi önümüzde hoplayıp zıplamaya başladı ve bir anda ikimizi birden aldı içine!
Şimşek de böyle yapar, bir Fin bıçağı da böyle yapar!”
Üstat ile Margarita, sayfa 170


İsa Gerçekten Yaşadı mı Patron?

Bulgakov’un esaslı romanı Üstat (ya da Usta) ile Margarita, Moskova’daki bir parkta, bir edebiyat dergisinin editörü olan nüfuzlu Berlioz ile Evsiz mahlasıyla şiirler yazan İvan Nikolayeviç’in Hazreti İsa hakkındaki tartışmalarıyla açılır.

Eğitimli bir kişi olan Berlioz, Evsiz’den bir şiir istemiş ancak yazılan şiiri beğenmemiştir. Ona göre, İsa’nın iyi ya kötü biri olmasına değil, hiç yaşamamış olmasına odaklanılması gerekir. Bunun için, şahsen bir kısmını düşünmüş olduğum ve bildiğim birtakım kanıtları anlatmaya koyulur. Ona göre, İsa bazı eski inanışların, söylencelerin bir birleşimidir kısacası. Mitolojidir.

Bu bağlamda, Mekkeli müşriklerin Hazreti Muhammed’in ayetlerine inanmadıklarında söyledikleri şey de doğrudur aslında, bütün dini/kutsal metinler esatir-ul evvelin’dir, yani eskilerin masallarıdır. Bütün dinlerin (üç büyükler dahil) kaynağı masaldır, mitolojidir. Bu nedenle İsa hakkında milyonlarca şey söylenebilecek olsa da, bence en isabetlisi Yuhanna İncili’nde geçen şu cümledir: “Söz, insan olup aramızda yaşadı.” Bu nedenle Berlioz’un tüm savları hükümsüzdür. İsa yaşamıştır, ve ilelebet yaşayacaktır.

Tabi romanın tek “konusu” İsa’nın yaşayıp yaşamadığı değil ama şunu söylemeden geçemeyeceğim; teolojik mevzular, tanrının yokluğunun ya da varlığının kanıtlanmasına indirgenemez. Zaten bu şimdilik mümkün görünmüyor; bana sorarsanız hiçbir zaman da mümkün olmayacak.

Bazen televizyonda, internette filan görüyorum; peygamberlerin mucizelerine bilimsel açıklamalar getiriyorlar. İsa Celile Gölü üstünde yürüdü ama zaten göl donmuştu ya da Musa Kızıldeniz’i ikiye yardırmadı aslında, medcezir nedeniyle geçebildiler gibisinden açıklamalar. Bunlar çok komik ve beyhude çabalar gerçekten. Dünyanın ve dünyadaki yaşamın nasıl oluştuğu bütün ayrıntılarıyla açıklansa bile hiçbir şey değişmez, dinler ölmez. Çünkü insanların masallara, mitolojilere, sözün büyüsüne ihtiyaçları var.

Üstelik, teolojik mevzular tartışılırken dünya tarihinden, psikolojiden, sosyolojiden filan az buçuk haberli olmak gerekir (iyi bir edebiyat okuru olmak da son ikisinin yerine geçer) ve dünya tarihini teoloji bilmeden anlayamazsınız. Söz misal, bu nedenle, Roma nüfusunun çok küçük bir kısmı Hıristiyanken, Hıristiyanlığın neden resmi din ilan edildiğini tarih bilmeden anlayamayız. Aynı şekilde, Roma tarihinin özellikle Hıristiyanlığın resmi din ilan edilmesinden sonraki kısmını da Hıristiyan teolojisini bilmeden anlayamayız.

Ezcümle: İsa yaşadı patron!


Bulgakov Gerçekten Yaşadı mı Patron?

2000’lerin hemen başındaki iki yaz, Dikili’de kitap tezgahı açan kuzenimin yanında takıldım. Yeni üniversiteli olarak hemen ilk emri yerine getirmiş, saç-sakal-küpe teslisini uygulamıştık kendimize. Bu yüzden, liseden aynı dönemde olduğumuz ama çok da merhabamız olmayan bir arkadaşım tezgaha geldiğinde beni tanımadı, ben de ses etmedim. Zeki çocuktu, matematik ya da mühendislik gibi kafa isteyen bir bölümde okuduğunu biliyordum.

B U L G A K O V

Bizim kalın kapaklı, kötü ve çalıntı çevirili ve fakat orijinal kitaplarımızda gözlerini gezdirdi bir süre. Çok yaklaşmadan. Turgenyev, Dostoyevski filan. Sonra yumurtladı. “Siz niye komünist kitaplar satıyorsunuz sadece?” Şimdi ne cevap verdiğimi hatırlamıyorum gerçekten. Çocuk zekiydi ama, gerçekten zekiydi. Ve fakat aklı tutulmuştu işte!

Toplumların da akılları tutulur bazen. Her şey; gelenek devrim, iyi kötü, eski yeni birbirine girer. Toz duman karmaşa. Böyle dönemlerde çok iyi şeylerin yanında çok kötü şeyler de olur. Sovyet Rusya gibi. Bulgakov da böyle bir dönemde yaşamıştı. Doktor olduktan sonra bir süre çalışmış ama bırakmıştı doktorluğu. Çehov abisine benzemiyordu. Belli ki tek eşliydi. Öyle nikahlı karım, metresim geyiklerine girmemiş çünkü, sadece yazmak istemiş. Fakat tahmin edebileceğimiz gibi, Stalin’in zorbalıklarına maruz kalan yazarlar kervanına katılmış maalesef.

Sait abinin bir hikayesinde geçen “Yazmasam deli olacaktım” lafını allayıp pullamayalım boşuna. Çünkü o eksik samimiyetlidir. Yazmanın büyüsüne öyle ya da böyle kapılmış olan herkes zaten bilir bu sözün eksikli olduğunu; insan, asıl yazdıkları yayımlanmıyorsa deliye çıkar.

Bulgakov da, ayrıntılarını başka yerlerden öğrenebileceğiniz bir sürü engellemeyle karşılaşmış olsa da ve yurt dışına çıkma isteği sakıncalı bulunarak reddedilmiş olsa da, Sait abinin öykü kişisi gibi tıpkı, yazmayı bırakmamış. Uzun yıllar içerisinde yazıp bozduğu ve hatta yakıp yeniden yazdığı Üstat ve Margarita’nın elyazmaları, o öldükten yıllar yıllar sonra basılabilmiş nihayetinde. Bulgakov pes etmemiş, direnmiş. İyi ki! Belki Moskova’nın üstüne çöken fırtınanın er ya da geç sona ereceğini biliyordu. Bilmese de umut ediyordu. Belki de gerçektir şu söz; yazmasaydı hakikaten deliye çıkacaktı!


Peki, Şeytan Gerçekten Yaşadı mı Patron?

İsa’yı ve hatta Bulgakov’un yaşamını dahi bir kenara koyup romanın sadece kendisine bakmaya çalışalım. Her şeyden önce, benim gibi, İsa’nın hikayesine meraklı olanlar için ilave bir keyif var romanda. Yalnızca bu değil elbette. Bu, işin kaymağı.

Üstat ile Margarita’nın içinde yer alan Pontius Pilatus ve İsa’yla ilgili kısımları Üstat’ın romanından okuruz. Roman içinde roman, kurgu içinde kurgu… Bu o zaman için çok bilinen ve kullanılan bir teknik olmasa gerek.

Bunların haricinde, çok da spoiler vermemek için romanın ayrıntılarına girmeden söylemek gerekirse, çok keyifli ve renkli bir roman. Karnaval gibi. (Bu arada, karnaval da dini bir terimdir aslında.)

Romanın Sovyet bürokrasisine, iktidar ilişkilerine ve dönemin edebiyat ortamına bir taşlama olduğu da söyleniyor. Kuşkusuz bunun ayrıntılarına vakıf olmak için farklı bir okuma yapmak, roman üzerine yazılanları okumak gerekir. Ben, şahsen, pek istemiyorum bunu. Üstelik gerek de yok. Bazı bölümlerde bu hiciv tavan yapıyor zaten, aylak okur olarak bile görmemeniz imkansız hale geliyor. Sözgelimi, Behemot ve Korovyev’in sadece yazar takımının alındığı Griboyedov adlı mekana, yemek için gittiklerinde yaşadıkları… Girişteki kadın kimliklerini ister bizim haydutlardan:

“Kimlikleriniz lütfen?” Korovyev’in kelebek gözlüğüne, Behemot’un gaz ocağına ve yırtık pırtık dirseklerine hayretle bakıyordu.

“Binlerce kez özür dileriz, ne kimliği istemiştiniz?” diye sordu Korovyev hayretle.

“Yazar mısınız?” diye sordu kadın.

“Kuşkusuz,” dedi emin bir şekilde Korovyev.

“Belgeleriniz?” diye tekrarladı kadın.

“Tatlım…” diye kibarca başladı Korovyev.

“Ben tatlı değilim,” diye sözünü kesti kadın.

“Ah, çok yazık,” dedi hayal kırıklığıyla Korovyev ve devam etti: “Peki, eğer tatlı olmak istemiyorsanız, ki bu çok hoş olurdu, olmayınız. Fakat şimdi Dostoyevski’nin yazar olduğuna inanmak için, gerçekten de ondan belge istemek gerekir mi? Onun herhangi bir romanından herhangi beş sayfayı alıp bakarsanız, karşınızda bir yazar olduğunu tartışmasız bir şekilde anlarsınız. Benim tahminimce, onun da herhangi bir belgesi olmamıştır hiç! Sen de dersin?” diyerek Behemot’a döndü Korovyev.

“Bahse girerim ki yoktu belgesi,” dedi Behemot gaz ocağını masaya, kitabın yanına koyup eliyle alnındaki teri silerken.

“Dostoyevski değilsiniz siz,” dedi Korovyev’in sözleriyle sersemleyen kadın.

“Ama bunu kim bilebilir, kim bilebilir,” dedi Korovyev.

“Dostoyevski öldü,” dedi kadın, ama pek kesin konuşmuyordu.

“Bunu asla kabul edemem,” diye bağırdı Behemot. “Dostoyevski ölümsüzdür!”

“Belgeleriniz baylar,” dedi kadın.

“Rica ederim, bu yaptığınız gülünç bir şey,” diye inat etti Korovyev. “Hiçbir belge tanıtamaz yazarı, sadece yazdıkları tanıtır! Benim kafamın içinde ne gibi tasarıların kaynaştığını siz nasıl bileceksiniz? Ya da bu kafanın içinde?” diyerek Behemot’un kafasını gösterdi ve o da kadın rahat rahat bakabilsin diye yaparmış gibi, hemen beresini çıkardı kafasından. (Sayfa 437– 38)

Ben de roman boyunca, Woland’ın ve avanesinin bizim edebiyat ortamına, özellikle de Bizans’a indiğini hayal ettim sırıtarak.

Yine romanın sonlarına doğru, Woland, huzuruna çıkan ve sert yapan İsa’nın müridi Matta’ya şöyle der: “Öyle bir konuşuyorsun ki sanki gölgeleri de, kötülüğü de kabul etmiyormuşsun gibi. Bir iyilik yapıp da şu soruyu bir düşün: Eğer kötülük olmasaydı ne yapardı senin iyiliğin, üstelik gölgeler kaybolsaydı nasıl görünürdü yeryüzü? Sonuçta gölgeler eşyalara ve insanlara ait. İşte kılıcımın gölgesi. Ağaçların da gölgesi var, canlıların da gölgesi var. Bütün yerkürenin derisini yüzmek, çıplak ışığın tadını çıkarmak fantezin için bütün ağaçları ve canlıları yok etmek ister misin? Aptalın tekisin.”

Dünya her zaman gölgeli olacak, çünkü Şeytan haklı, her birimizin içinde de birer gölge var, en az birer.

Not 1: Ben romanı Everest’ten çıkan Sabri Gürses çevirisiyle okudum. Diğer çeviriye henüz bakamadım ama Sabri Gürses hem iyi bir çevirmen hem de bir metnin başka bir dile çevirisinden yapılan çevirisindense (suyunun suyu)  orijinal dilinden yapılan çeviriyi her zaman yeğlerim. Ayrıca bir çizgi roman versiyonu var, bakmak lazım. Çünkü çok uygun bir metin bunun için.

Sabri Gürses, girişte yaptığı uyarıda şöyle demiş: “Bu kitaptan esinlenen bir şeyler yaratmak isteyeceksiniz: bir şiir, bir film, bir roman, bir aşk, bir büyü, bir çeviri, bir yemek.”

Ben de tuttum, bu dağınık yazıyı yazdım. Çok yaşasın Woland ve şürekası!

Stalin Efe, duy: Elyazmaları hiçbir zaman yanmaz. Çok yaşayacak Bulgakov!

Not 2: Bu komünist romanlarında neden bir adamın onbeş tane farklı isim oluyor kuzum, biri açıklayabilir mi?


Onur Çalı 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …