Ana içeriğe atla

Gecenin Sesleri

B u r c u   F i r d e v s   D e m i r a ğ

Telaşlı serçelerin ardından, şamatacı kargalar da yuvalarına çekilince, sağırlaştıran sessizlikten ürperdi. Çemberini sıyırıp, serçe parmağı ile sağ kulağını yokladı. Göreceğinden korkacakmış gibi gökyüzüne baktı. Bir tuhaftı bugünkü hali. Halini hiç beğenmedi. Akşam her yeri, her şeyi sarıp sarmalıyordu usul usul.

Bir süre avare dolandı bahçede. Güllerini, karanfillerini, akşamsefalarını, teneke kutulara diktiği fesleğenlerini okşayıp ellerini kokladı; kendi dilinde konuştu her biriyle. Akşamsefaları hariç ses veren olmadı. Onlar ne de olsa geceye, gizemli sevgiliye açıyorlardı kendilerini, pembe ve beyaz.

Elleri belinde, çevresine bakındı hızlıca. Çemberini çözüp bağladı tekrar. Ellerini ne yapacağını bilemedi bir an. Of çekti incecik. Ciğerlerindeki bütün havayı boşaltıp derin bir nefes alırken göremediği bir şeyden kaçarcasına eve girdi. Işığa sığınmak için gaz lambasını yakıp duvardaki eğri çiviye astı. Gazyağı tükenmesin diye fitilini iyice kıstı. “Ah be adamım, güzel adamım… Bu karanlığa kalınır mı be? Yoksa çok mu kırdım kalbini?” diye söylendi.

Adam, defterdeki çizgiler gibi duran tarladaki pulluk izlerine baktı yorgun. Tere batmış atlara “Hayda bre!” çekti. Pulluk, kör bir hançer gibi toprağı yardıkça çıkan baş döndürücü kokuyu bir kez daha çekti içine. Her şeyi bağrında saklayan toprağın kokusunu bırakırken “Bir gün, beni de saklayacak.” diye düşünüp hüzünlendi.

“Sevdiye, Sevdiye” dedi sayıklar gibi. Onun adını söylemek bile iyi gelirdi bazen ama sabahki Sevdiye o değildi. Unutmak istedi sabahı. “Bir muhabbet kuşu da ben olurum sev diye sen.” Sev diye, Zeki Müren’in sesinde Sevdiye olur, güzel gözleriyle gelip karşısında dururdu. Ah Sevdiye!

Güneş batınca, atlara musallat olan büvelekler, sinekler çekildi. Onları kovalamaktan yorgun düşen kuyrukları ve kafaları artık rahattı. Üstelik ince bir serinlik yokladı terli bedenlerini. Kızıllık, siyaha döndü ufukta.

Pulluğun bozduğu yuvasından panikle kaçan bir tarla faresi, pusuda bekleyen baykuşun pençelerinde karanlığa karıştı. Ölüm, geceleyin ansızın geliyordu.

Sevdiye, “Hayra alamet değil bu. Bu vakit şer. Başına bir şey gelmesin?” diye geçirdi içinden. Düşününce, huzursuzluğu endişeye dönüşmeye başlamıştı.

Tekrar bahçeye çıkıp duymak istediği seslere kulak kabarttı. Yarasalar, ona aldırmaksızın sessizce avlanıyordu. Komşu evin çatısında bir baykuş ötünce sessizlik bir anda yırtıldı. Ağzını eliyle kapatıp “Ursuz! Git burdan” diye bağırdı. Baykuş inatlaşır gibi bir daha öttü. Bu kez içinden cevap verdi: “Ursuz şey!” Dönüp büyük oğluna seslendi: “Bak bakayım yol boyuna, Buban göründü mü?”

Aklı dışarıda, eve girdi. Gün batmadan kurduğu sofra öylece, ortada bekliyordu. Ocağa gitti. Üflerken gözlerine kaçan duman ve küllere aldırmadan, odun ateşini canlandırıp yemeği bir daha ısıtmaya çalıştı.

Güneş batalı bir saati geçti. Her biri bir köşeye kıvrılan çocuklar, açlıkla uyku arasında bocalarken, hışmından çekindikleri için yemek isteyemiyorlardı. Hallerine acıdı, içi kıyıldı. “Bubanız nerdeyse gelir dayanın acık siz de!” diye söylenirken, yarımşar dilim ekmeğe salça sürüp ellerine tutuşturdu.

Son evleği de bitirdi adam. Falakayı pulluktan çıkarıp arabaya takarken dermansızlıktan düşecek gibi oldu.

Atlar yorgun ve açtı. Bir an önce ahırda kendilerini bekleyen arpalara kavuşmak için sabırsızdılar. Hallerine acıdı. “Hadi bakalım gidiyoruz!”  dedi. Sağ ayağını tekerleğe basıp tek hareketle arabaya atlamak istedi. Çamurlu potin kaydı ve oturamadan arabanın içine düşerken kafasını korkuluğa çarptı. “Hay yaa…” diye acıyla bağırınca atlar yürüdü.

“Allahım nedir bu çektiğim?” dedi kadın. Naçar kaldığında, çocukken kaybettiği annesinin yüzünü getirirdi gözlerine. O hayâl hiç sormadan dinler, gözlerini açınca da geldiği gibi sessizce giderdi. Usulca çocukların yanına kıvrıldı. Önce göz kapakları, sonra gün boyu koşuşturmaktan gerilen kasları uykuya yenik düştü. Çok bekletmedi annesi. Salına salına gelip ellerini uzattı ve gülümseyerek gözlerinde durdu. “Anne?” diye sayıklarken titredi kadın.

Atlar telaşlı adımlarla tarlaların arasından geçerek, ezbere bildikleri evin yolu tutular. Bir kızıl tilki yol ortasında bir an durdu ve hızla çalılıkların arasında kayboldu. Çürüyen yaprakların ve anızların geniz yakan kokusu, sonbaharın kışa döndüğünün habercisiydi.

Şoseye çıktıklarında yanlarından geçen bir kamyon şoförü, dizginleri yerde sürünen bu tuhaf, sürücüsüz at arabasına hayretle baktı.

Kocası, kan kırmızı bir atın üstündeydi. Sağrısı köpüğe kesmiş, gözleri korkulu, deli gibi koşuyor ama olduğu yerde duruyordu. El salladı, seslendi, ama adam bakmadı. Hoca, şerefede eli kulağında, köstekli saatine bakıyordu. “Necip Hocaa! Nereye gider benim adam bi deyiver.” Necip hoca titrek bir mum ışığı gibi sönerken, annesi şerefeden yarı beline kadar eğildi, uzadı, uzadı, bahçe kapısına kadar yaklaştı. Yüzünde soluğunu hissetti bir an. O da ses vermedi çiçekler gibi. Sonra, yavaş yavaş minareye doğru çekilirken Necip Hoca tekrar ışıdı şerefede.

Ezan sesine uyandı. Necip hoca yine o yanık sesiyle, sabâ makamında okuyordu. Yattığı yerde doğrulup oturdu. Uykusundaki minareye dokunmak istercesine elini boşluğa uzatınca devrilecek gibi oldu. İki eliyle vücudunu yokladı. Her yanı tere batmıştı. Kırmızı at geldi, bir an gözlerine durunca ense kökünde, bıçak saplanmış gibi bir ağrı hissetti. “Vay Anaaam!  Uyuyakalmışım ya!” diyerek telaşla kalktı. Yalpalayarak yürüdü alaca karanlıkta, el yordamıyla kapıyı açıp bahçeye çıktı.  Gece yağan çiğ, çiçek ve anız kokularını havanın her zerresine dağıtmıştı. Otlarda biriken çiğden ayakları ıslandı. Gözlerini yumup derin bir nefes alırken, elindeki hırkayı sıkıca göğsüne bastırdı. Ahırın önündeydiler işte. Gelmişlerdi. Oradaydılar. Sevindi, rahatladı biraz. Atlar arabaya koşulu, öylece ayakta uyuyorlardı.

Arabaya yaklaşırken dizleri titriyordu. Kasanın kenarına tutunarak yükseldi, içine baktı. Kadının çığlığıyla uyanan atlar ürküp, yerlerinde tepindiler. Kasabanın köpekleri nedensiz ama uğursuz bir dilde ulurken, Necip Hoca romatizmalı dizlerine söverek minareden iniyordu.


Servet  Şengül


Evlek: Dönümün dörtte biri, 250 m²
Büvelek: Atlara saran bir sinek türü

Yorumlar

  1. Bayıldım, çok sevdim, çok güzel. Elim böğrümde yaklaştım arabaya inan. Ellere sağlık.

    YanıtlaSil
  2. Ebru hanım, beğenmenize sevindim.Teşekkür ederim.

    YanıtlaSil
  3. Burcu hanım, resminiz, öyküden güzel.
    Teşekkürler, sevgiler.
    servet

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …