Ana içeriğe atla

Havariler

Son akşam yemeği için, sağdan soldan gelip toplandılar. İnce uzun masada nimet ne varsa, ondan bundan karınlarını doyurup, Antakya şarabıyla boğazlarını ısladılar. Kutsal kâselerden içilen şarap, dördüncü beşinci kadehi bulunca, üçerli bir araya gelip, muhabbete koyuldular. Geçim derdi, Pontus Pilatus’un cilveli hanımı, havaların oynak durumu ve sair fasıllardan sonra fısır fısır dedikodu başladı.
Bir ara Andrea, Küçük Yakup’a doğru eğilip, gözüyle de mimleyerek, “Bu Bartelemeo’ya içki iyi gelmiyor. Ne konuştuğunu bilmiyor. Küfrün bini bir para. Olacak iş değil yeminle,” dedi. Yakup, önce gözleri kan çanağına dönmüş Bartelemeo’yu tepeden aşağı süzdü. Yüzünü ekşitecek oldu ama vazgeçti. Sonra ağzını kolunun yeniyle silip, masanın öte ucuna doğru döndü. “O değil de, ben asıl Yuhanna’dan huylanıyorum babacığım. Böyle sinsi bir tarafı var. Aman diyeyim yanında bir şey konuşurken dikkat edin. Benden söylemesi.” Kafalar Yuhanna’ya çevrildi bir an. Ardından, sakınırcasına biraz daha birbirlerine sokuldular ve Simon dayanamayıp, sağ elini de ağzına siper ederek, “Agacım, siz asıl bu Petrus’u bilmiyorsunuz. İşi gücü, yardımcı olacağım ayağıyla İsa’ya yaltaklanma. Peşinden ayrılmıyor billahi. Gözü yukarılarda,” deyip, sözünün bitiminde kafasını, kaplumbağa gibi kabuğuna gömüp, göz ucuyla sağına soluna bakındı.
Söz döndü dolaştı, nasıl olduysa Petrus’un kulağına kadar gitti ve Petrus o dakika, “Ağzınızdan çıkanı tartın da konuşun,” diyerek ayağa fırladı. Ateş saçan sol gözü Simon’un üstündeyken, bir taraftan da sağ gözüyle İsa’yı kolluyordu. “Bizim gayretimiz meclisin devamı için ama nerede sizde bunu idrak edecek akıl. İstenmediğim yerde de bi dakka durmam.” Petrus, alı al moru mor vaziyette söylenerek kapıya yönelmişken ve yanındakiler, etme gitme aman, diye kollarından çekiştirirken, öte taraftan Yehuda, “Ben de durmam, ne duracağım. Hazır Romalıdan da keseyi kapmışım. Asıl ben gidiyorum,” diye ayaklandı. Basık tavanlı odayı bir uğultudur aldı. Çift tarafı bileylenmiş sözler birbirine karıştı. İnsan oğulları öz benliğine büründü. Eller kollar hararetle sallanıp, kimse kimsenin dediğini dinlemezken, ayaklar bir adım dışarı, iki adım içeri gidip gelirken Tomas da, “Bu meclisin tadı kalmadı beyler. Bir hainlik seziyorum havada. Ben de kaçarım,” diye vedalaşmak üzere İsa’nın yanına yöneldi.
Ötekiler de, doğruluktan sıvışmak üzere kavilleşmiş olacaklar ki ben, yok ben, asıl ben gideceğim, diye yollara dökülürken İsa, hiddetle masaya vurup, “Oturun hepiniz,” dedi. Oturdular. Sıkıysa sen oturma, koskoca peygamber. Ve bir zaman, ağırcana sessizlik kapladı salonu. Az önce kuyu gibi açılmış ağızlar kapandı, ateş salan gözleri kül bastı. Başlar öne eğildi.
İsa, siniri az yatışınca, “Çocuk gibisiniz yeminle. Ölümlü dünyada neyi paylaşamıyorsunuz bir anlasam. Yok bir dakika durmazmış, yok efendim ayrılırmış. Boş laf. Herkes sizi on iki havari biliyor, on bir olup, on olup millete güldürecek misiniz kendinizi,” dedi ve söylediklerinin etkisini tartmak için göz ucuyla bir sağına bir soluna bakındı. Başlar, süt dökmüş kedi gibi yerdeydi. Nasıl olmasın. Sonra kaldığı yerden, “Bundan bin beş yüz sene sonra herifçinin biri resminizi yapmaya kalksa, sizin şu mübarek meclisi terk etmeniz yüzünden dengeyi yakalayamaz. Biraz geleceği hesaba katın, başkalarını da düşünün,” diye ekledi. Kollarını her iki yana kocaman açıp, başını sol yanına doğru eğdi. Hüznüyle bütün odayı kavradı ve sonra kollarını göğsünde bağlayıp, arkasına yaslandı. “Az akıllı, az efendi olun yahu. Yardımcı olacağınız yerde.”
Herkes, dut yemiş gibi öylece kalakalmışken Büyük Yakup sakalını sıvazlayıp orta yere, “Doğru diyor vallahi be, biz de hepten aykırı gideriz. Ayıptır kızanlar. Bu adamın da bunca emeğine yazık ederiz,” dedi. Evet, evet diyerek mahcup, kafalarını sallayıp, ekmek bölüştüler.
Bir zaman sonra masa tekrar eski neşeli havasını buldu. İnsanlığın şerefine kadehler kaldırıldı. Uzun ve sağlıklı ömür temennileri sardı dört bir yanı. İsa, duyduğuna kederle gülümsedi. Kavga edenler kucaklaşıp barıştı. Küçükler büyüklerin elini öptü. Gecenin ilerleyen saatlerinde buzlar tam da erimişti ki karnı guruldayan Andrea, Bartelemeo’ya, “Ekmek, ekmek, içimiz kurudu. Balık kalmadı mıydı?” diye sordu. Önden ‘La Havle’ çeken Bartelemo ters ters bakıp, “Bir de doy be kardeşim. Fil gibi oldun, daha da balık soruyorsun,” deyip üstüne de okkalı bir küfür etti ki kavgada söylenmez, şimdi ben de söylemeyeyim. Velhasıl çıngar yeniden koptu.
Herkes o sinirle ve eski mevzuların da etkisiyle birbirine yumruk sallamaktaydı ki İsa, “Yeter kardeşim sizinle uğraştığım. İşiniz gücünüz tepişmek. Ruhunuza ısırgan otu karışmış. Ben gidiyorum. Ne olacaksa olsun,” diyerek ayaklandı. On iki havarinin şaşkın bakışları arasında, kapıya doğru üç adım attı. Tam odayı terk edecekti ki bir şey hatırlamış olacak, masanın başına geri döndü ve bir testi şarapla, koca bir somunu örtünün üstüne bıraktı. “Alın bu kanım, bu da canım. Yediniz bitirdiniz beni. Gözünüz doysun,” dedi ve tan ağarmaya yüz tutmuşken, aydınlığa doğru çekip gitti. Horozlar ötüyordu. Galiba! Emin değilim. Belki de ötmüyorlardı. Geride kalanlar ardından ağladılar ama nafile.

F u a t   S e v i m a y

Öykü, yazarın Ara Nağme adlı kitabında yer almaktadır.


Yorumlar

  1. On iki havarinin şaşkın bakışları arasında, kapıya doğru üç adım attı. Tam odayı terk edecekti ki bir şey hatırlamış olacak, masanın başına geri döndü ve bir testi şarapla, koca bir somunu örtünün üstüne bıraktı. “Alın bu kanım, bu da canım. Yediniz bitirdiniz beni. Gözünüz doysun,” dedi ve tan ağarmaya yüz tutmuşken, aydınlığa doğru çekip gitti. Horozlar ötüyordu. Galiba! Emin değilim. Belki de ötmüyorlardı. Geride kalanlar ardından ağladılar ama nafile.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …