Ana içeriğe atla

HER ŞEYDEN MÜNEZZEH BİR DUYGU VAR MI?

O K A N  Ç İ L
Sanırım bir kış günüydü. Atmış metrekarelik bir evin en büyük odasında, soğuktan içine girdiğimiz hırkaların altında, aha işte sıkıntının da tam ortasında büzüşmüş, oturuyorduk.
Beş kişiydik!
Annem, iki kardeşim, yengem, yenge oğlu ve ben.
Altıymışız!
Halının üstüne dağılmış abur cuburlar içinde en sevdiğimiz balık krakerdi. Üç beşini birden tutup atardık ağzımıza. Koca bir yudum alırdık koladan. Şöyle geniz yakacak cinsten. Ama anneler öyle mi? Onlar bira içer ve çekyatta otururlardı. Karışık çerezleri de eksik olmazdı önlerindeki tabakta: Fındığı, bademi az, çiğdemleri bol.
Hemen yanı başlarındaki pilli radyodan arabesk şarkılar yükselirdi. Öyle yükselirdi ki halıya düşene kadar bayatlar, anlamsızlaşırdı. Biz de kafalarından tutup onları, arabacılık oynardık halı desenlerinde. Vuuu diye ses çıkarırdık sonra. Annelerimiz şiştlerdi birdenbire. Gerisin geriye oturduğumuzda sigara dumanından görünmez olurlardı da ulu dağlar gibi sisler altında kalırdı bakışları.
Şarkılar susmak nedir bilmezdi. Biz bilirdik ama. Öyle bir sessizlik hâsıl olurdu ki havada uçuşan tozlar kulak yırtardı. Kolondaki örümceğin adımları da olmasa çekeceğimiz vardı. Hani yaşamak için değil ölmemek için nefes alıyorduk. Becerebildiğimiz kadar da hayal kuruyorduk işte. Altıncı kişinin varoluşuna, pardon, uykusuna göre eksilip artıyor, yerleşkemizi sonuna dek korumaya muktedir bir hevesle bekliyorduk.
Hava karardı.
Kıştı.
Bir arada olmamızın kime ne faydası vardı? Bilinçsizce gerçekleştirilen bu eylem inisiyatif almamıza engel oluyordu. Hiç yoksa birimiz kaçmak istiyordu üstünde olduğu şeylerden. Bir diğerimiz yer değiştirmek istiyor veya sınıf atlayıp sigara içmek istiyordu da bunların hiçbiri olamıyordu. Ancak bu şekilde yaşanırmış gibi, korkuyorduk hareket etmekten.
Demokratik merkeziyetçiydik.
Babalarımız vardı.
Hani öyle örgüt mörgüt davasından da değil, bildiğin adam öldürmekten hapiste olan babalarımızın altında, halının ve çekyatın üstünde, atmış metrekarelik bir evin bilmem kaç metrekaresinde, artık kabul ediyorum, altı kişi… Yaşıyorduk işte.
Kulaklarımız radyoda, faturaları takside bağlanmış telefonsa yanı başımızdaydı. “Şu an Buca Cezaevinde yatmakta olan” duvarların arasına sıkışmış, çekyatı elinden alınmış insanlardan ikisini anıyorduk o akşam.  
İstenen şarkılar damardan kalbe, oradan da işte bizim halıya kadar geliyordu. Alnımızın çatısına yazılmış isimleri, bir de radyodan duymaktı tüm derdimiz. Sanki eriyip gidecekti tüm mesafe, suskunluğumuz onlara kadar ulaşacak, sohbet edecektik böylece. Üstünde olduğumuz şeylerin altında kalmamak için daha mantıklısı gelmiyordu aklımıza.
Lakin her şeyden münezzeh bir duygu vardı. Eşyayı mahlûkata sirayet etmiş laneti andıran ve en az tanrı kadar beceriksiz. Ol! deyince olamıyordu. Pas tutmuştu elleri. Kim bilir, sıkılmıştı belki.
Alt tarafı kıştı.
Karanlık ve soğuktu.
O altıncı kişi niye hala uyukluyordu? Akşam yemeğini unutuverdiysek n’olmuştu? Hayır, onca saat çalışmamızla hiç alakası yoktu! Tüpü bitmiş bir televizyon, tüpü bitmiş bir televizyondu! Yaklaşıp bakınca kendimiz giriyorduk ekrana! Yo, sipariş edilmişti şarkı! Bu kulaklar duydu her şeyi! Orak, çekiç ve üzengi! Radyo, diyorum radyo! Yıldız? O tepede, en yukarıda, hatta o kadar uzak ki…
“Şu an Buca Cezaevinde yatmakta olan…”
Evet evet, sadece bir kadın böyle durağan konuşabilirdi!
“Kader mahkûmlarından…”
Bir şeylerin üstünde!
Ununu eleyip eleğini…
Çirkin!
İstediğimiz şarkı çalmamıştı yine. Tanımadığımız, belki de hiç karşılaşmayacağımız insanlarla bir kümede rastgele toplanmış, kulaklarımız duyduğunca kesişim noktalarımıza acıyorduk.
A- Ülke, şehir
B- Koca, eş, akraba
C- Kemeraltı gezmesi
D- Soğuk
E- Yoksulluk

E-n büyük ortak çarpanımız buydu işte!
Bekledik…
Bir şarkı.
İki yudum.
Üç reklam.
Dört döndük.
Beş kişi.
Yok, altı!
Sıramız geldiğinde çekyat dünyasından hiştpiştler yağmaya başladı üstümüze. Balık krakerlerin çığlıkları durmak nedir, bilmiyordu. Kan damlıyordu ağzımızdan. Leş gibi kokuyorduk.
Radyocu kadın niye bu kadar şişmandı? Ağzından çıkan her harf, bir kartopu şeklinde yuvarlanıp büyüyordu. Başarısız bir vantrolok gibi dizine oturttuğu duygularımızı seslendirirken, fotokopiyle çoğaltılmış dilekçelerin boşluklarına isimler yazıp kenara atan, emeklisine az kalmış bir memur bezginliğine sahipti.
Müziğin sesi alçalır.
“Yine Buca Cezaevinde yatmakta olan…”
Müziğin sesi yükselir.
“Kader mahkûmlarından…”
Müziğin sesi alçalır.
“B birimi…”
Müziğin içine edilir.
“Dördüncü koğuştaki…”
Kötü bir şiir gibi!
Ve çalan şarkıyı daha önce hiç dinlememişiz, sanki ‘yatmakta olanlar’ da duyuyormuş gibi bir heyecana kapılmıştık. Hep birlikte onca şeyin üstünden kayıp düşmemek için de iyice yerleşmiştik oturduğunuz yere. Tüm notaları bir bir yuttuk. Herkes farklı yönde, aynı şeyi arıyormuşçasına bakışlarını birbirinden kaçırıyordu. Sessizliğimiz, ilkel bir inancın yıllanmış ritüelleri gibi solgundu. Biri sigara tutan elini hafif ritimlerle sallarken, bir diğeri halının motiflerinde kaybolmuştu. Çekinmeden bira içip belli etmeden ağlayansa aynı kişiydi.
Duygulanmıştık!
“Sözlerine bak sen,” dedi annem.
Göremedim.
Sahi hangi şarkıydı çalan?

OKAN ÇİL

Yorumlar

  1. döne döne büyü-
    yen.. neden sonra
    eriyen kâr! topu gibi
    bu dünya

    erk ekemen bir yanı- l
    sAma.. kadını üşüten
    cocukluğu donduran.
    bir çözülme
    --
    oldukça etkili.tskler

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …