Ana içeriğe atla

İsa'yla Geçen Şen Günlerim


Kışı hiç sevmem. Kapı zilinin çalmasını da. Telefonumun ekranında kayıtlı olmayan bir numara görmeyi de. Önce kapı zilini bozdum, cep telefonumu çöpe attım, sim kartı dişlerimle kırdım. Ama kış için yapacak bir şey yok. Geçmesini bekliyordum. Öylece durup geçmesini bekliyordum.

Evdeydim. İstifayı yeni basmıştım. Memurluk iliklerime işlemişti habis bir ur gibi, kesip atmaktan başka tedavisi yoktu. Biraz birikmişim vardı, ordan yiyordum. Zaten pek masrafım da yoktu. Kitap okumayı bırakmıştım epeydir, her gün bir kitabı yakıp evi tütsülüyordum. İlhan Berk’leri yakarken ağlıyordum bazen ama olsun, kitapların kimseye faydası yok. Hem çok yer kaplıyorlardı. Sigarayı sarıyordum, ucuza geliyordu. İçkiyi de bıraktımdı zaten bir süredir. Eczaneden kolonya doldurtup cam şişeye, biraz sulandırıp dikiyordum kafaya. Sarı-beyaz su hem içimi ferahlatıyordu hem kafamı. Aralık ayıydı, sonlarına doğru, hiç unutmam. Dünyadaki tek biladerim askerdeydi, yalnızdım evde. Artık tamamen yalnızdım ve sürekli kendi kendime konuşuyordum. Bazen kendimden sıkılıp başka biriymişim gibi konuştuğum bile oluyordu. Banyodaki küçük aynada kendime bakıp gülüyordum. Kaşlarımı çatıyordum. Komik. Sırıtıyordum. Sonra birden ağlamaya başlıyordum.

Kapı zili çaldı. Acı acı filan değil, çünkü öyle bir modu yok zillerin, telefonların. O türlü laflar, edebiyatı afili laf işi sananların herzesi. Neyse. Bozmuştum ya la ben bu zili. Yine de çok şaşırmadım. Dünyada neler oluyor, bozuk kapı zilinin çalması ne ki! Biraz bekledim, satıcı filansa giderdi, ardarda çalınca yavaşça kalkıp açtım. Karşımda hırpani kılıklı, ufak tefek, kara kuru bir adam.

“İnsanlardan nefret ediyorum” deyip daldı içeri. Baktım ayakları küçük, yaldızlı simli bayan terliklerini sürdüm önüne. Şaşırmadım hiç. Kimsin? demedim. Elindeki alet çantasını attı yere. Terlikleri giydi. Başından aşağı kanlar süzülüyordu.

“Yeruşalim’e girerken ben, herkes yollara döküldüydü, Kralımız geldi Mesih geldi, bissürü tatava. Ama herifler beni çarmıha gerdi de kimsenin kılı kıpırdamadı be bilader. Pilatus bile merhamete geldi, beni bırakacaktı ama o vicdansızlar Barabbas’ı seçtiler.”

“Neyse abi takma kafana, olan olmuş artık, olanla ölene çare yok” diye bir şeyler geveleyip banyoya soktum, yüzünü yıkadım.

“Üç gün sendeyim hacı,” dedi yüzünü kurularken. Bir şey demedim. Onun tarzı bu, 3’ü seviyor, biliyorum.


Birinci Gün

Salona geçtik. Ortalık elli altı. Mahcup oldum, kusura bakma abi çektim. Gün görmüş adam ne de olsa, takma kafana Ozancım dedi. Sonra şöyle ellerini arkasına bağlayıp odaya bi göz gezdirdi, gitti camı açtı. Duvardaki karikatürü görünce, “Bizim Can lan bu, tanıyo musun?” diye sırıtmaya başladı.

“Sen nerden…” demeye kalmadan, “Can iyi heriftir, biraz ağzı bozuk ama olsun, has adamdır. Arada tavla atarız, okeyde orti oluruz…” Selam söyle tekrar görürsen, dedim.

Masaya geçtik. Biraz kolonya, biraz yurt ve dünya gündemi, hava su dere tepe derken ben döküldüm tabi. İşyerinde tanıdığım güzel gözlü kızı anlatmaya başladım.

“Seviyosan git konuş bence hacı Ozan, hayat kısa be olum, takma bu kadar” diyerekten rahatlattı İsa abim, sağ olsun. “Hem,” dedi, “hatun milletine yüz verme bu kadar. Boş ver ne güzel takıl işte böyle tek tabanca.”

Sonra akşama balık rakı yapalım dedik, ben dışarı çıktım. Alışverişten döndüğümde İsa abimi ağlarken buldum. Ama nasıl hıçkıra hıçkıra. Benim doktora günlerinden kalma dinler tarihi kitapları, Yahudilik tarihi bilmem ne hepsi duvara atılıp vurulmuş kuş gibi ters dönmüş yatıyorlar çekyatın üstünde. Hatta sanki Kitabı Mukaddes de oralardaydı. Abi n’oldu filan demeye kalmadan salya sümük döküldü benim güzel abim “Olum ne yapmışlar bana lan! Nasıl yazmışlar böyle, ne biçim bi saçmalığın içine çekmişler.” Kesik kesik konuşmasından, ağlamasından anlayabildiğim bunlardı.

Kafası dağılsın diye kalktım bilgisayarı açtım, Charlie Hebdo’daki karikatürleri gösterdim. Gene çok müşfik müşfik güldü. “Kaç yaşında Ozancım bunları çizenler? 15-16 filan herhalde, tam ergen kafası.”

Sonra olayları anlatınca ben, epey üzüldü. Gerçi iyi de oldu bi yandan, onlara üzülmekten kendi derdini unutmuştu. Rahmet diledik ölenlere. Soframızı kurduk. Çekyatın üstündeki kitapları toparlayıp çöpe tıkıştırdım hemen, bir daha görür, üzülür filan şimdi. Ben mutfaktayken oyalansın diye Jose abinin İsa’ya Göre İncil’ini tutuşturdum eline. Baktım keyif keka oldu bunda. Balıkları pek beğenmedi gerçi, bizim Simun’un Celile gölünden çektiklerinden bi yediriyim bak sana diyerekten böyle üç parmağını ağzına filan götürdü. Abi öyle deme, en taze balığı Ankara'da yersin, diye hamle yaptım ama yemedi.

Gece ilerledi ama kitabı elinden bırakmıyordu. “Bu Jose abin nerde yaşıyo la Ozan, gidek görek,” diye kitaptan kafasını ayırmadan konuştu.

“Abi, maalesef, Jose abi öldü.”

“Neyse, ben bulurum sonra onu. Yalnız çok hayta herif ha, Meryem’i nerden biliyo olum bu?”

Epey gülüştük, rakı güzel şey be. İsa abimle içmek hele, çok güzeldi. Çok kral adam. Nasıl da mütevazı. Hiç öyle ailesiyle filan övüncek adam değil. Baba mirasına gönül indirecek adam değil. Hiç sözünü etmedi zaten. Ben biraz meraklanıp konuyu açınca da geçiştirdi. Kendisiyle ilgili bildiğim fıkraları anlatınca hunharca güldü. Hani şu Yahudi adam hakkında, bak biliyosanız anlatmıyim, hani evlatlık kızı varmış, kız hamile kalıyo da… Neyse ya, şimdi nefret suçu olur, başımıza bi iş gelir. Öyle fıkralar işte.

En son Bülent ablamızdan kimsesiz bir yavru’yu söyleyip söyleyip birbirimize sarıldığımızı hatırlıyorum. Bir de tipsiz yan komşunun bizim duvarı yumrukladığını. İsa abim tutmasaydı, girecektim kafa göz.

İkinci Gün

“Ozan! Kalk hadi kardeşim. İtalya’ya, Vatikan’a gidiyoruz.”

Rüya değilmiş meğer. Hakkaten de dün gece İsa abimle içmişiz. Birkaç kere daha geldi yanıma, sonunda güç bela kalktım, hemen bi sigara yaktım.

“Vatikan nerden çıktı abi, ne güzel takılıyoruz işte,” dedim sigara dumanının arasından.

Boynunu büktü hemen. Bazen domuza bağlıyorum işte ben böyle, hele sabahları.

“Ah be güzel abim, illa gideceksen yalnız bırakacak değilim ya seni.”

Işıdı resmen. Nasıl güzel gülümsedi. Esmer teninde beyaz dişler Kütahya porseleni gibi. Mucize bu işte lan, dedim içimden, birlikte gülümsemekten daha büyük mucize mi var anasını satiyim!

Geri kalan kısmını biliyorsunuz zaten, duymuşsunuzdur televizyondan melevizyondan, artık Vatikan diye bir yer yok.

Bir tek Pieta’yı aldık çıkarken. Kendi olduğu yeri kırıp bıraktık. Kocaman heykele sarılıp ah benim güzel anam, deyip deyip durdu İsa abim dönüşte. Fazla konuşmadık.

Üçüncü Gün

Son gün hüznü diye bir şey var dostlarım. Nasıl üzgün kalktım o sabah. Oysa İsa abim geldiğinden beri kendime gelmiştim. Güzel gözlü sevdiceğimi face’den bulup buluşma ayarlamıştım bile bunca hengamenin arasında. Sigarayı azaltmış, kolonyayı bırakıp adam gibi alkole başlamıştım tekrar. Epey düzelmiştim anlayacağınız. Magazin programları eşliğinde kahvaltımızı ettik sessizce. Konuşursak her şey bozulacaktı, yıkılacaktı sanki. Çay şapırtısı, kaşık şıkırtısı, zeytin tanesinin masaya düşme sesi. Bunlar vardı. Bir de dış ses işte. “Bilmemkimle bilmemkim bar çıkışında kameralarımıza yakalandı. Azz sonnrraa!” Bunları harbiden, gözünü kırpmadan izleyenler var abi, dedim. Laf olsun diye çünkü sessizlik boğmaya başlamıştı beni. Çıh çıh çıh dedi sadece, kimyonla karabiberle gülen surat gibi süslediğim patlatma yumurtaya ekmeğini banarken. Pek bişey yemedi zaten. Az yemek lazımmış, öyle diyor. Sadece kırma zeytine gömüldü. Annem göndermişti, acayip sevdi İsa abim. Misafir tabi, yanlış anlaşılmasın ama bi baktım 30-40 tane götürmüş magazindeki karılara bakarken. Canım abim ya. Gitmese keşke, gene gelse keşke diye düşünürken ben,

“Ozan ben kaçıyorum hacı” deyiverdi.

“Babanın izniyle git abi, niye kaçıyorsun” diye geyiğe vurdum yoksa koyverecektim makaraları. Tuttu ensemden, başımı göğsüne bastırdı. Keraneci kerata, dedi.

“Abi,” dedim, cesaretimi toplayıp, “gitmesen olmaz mı la abi?”

“Yeruşalim’e gitmem lazım Ozan. Orayı da bir hale yola koymam lazım.”

“Ben de geliyorum o zaman,” diye atıldım hemen. Sofrayı toplamaya başladım.

“Dur la dur,” dedi müşfikçe, “üç gündür burdayım ama oranın nasıl bir keşmekeş olduğunu öğrendim, seni riske atamam olum. Ben işleri halledip Getsemani’ye gideceğim gene, bakalım belki bu sefer başka olur her şey. Hem sen daha evleneceksin olum.”

Zaten Getsemani dediğinde ampül baloncuğu çıkmıştı benim kafada. Evlilik filan deyince voltu arttı ampülün. Attım kendimi yere, ayaklarına kapandım. Adettendir deyip masadaki kekik basılmış zeytinyağı tabağını kaşla göz arasında alıp döktüm bunun ayaklarına. Kızdı biraz. “Olum niye ziyan ediyosun nimeti!” diye çıkçıkladı.

“Abi,” dedim, “bak kendin söyledin. Çok karışık oralar, gezmeye bile gidilmez. Abi yaşatmazlar seni orda.” Biraz durdum ama dayanamadım söyledim, “Gene gererler abi seni çarmıha, valla billa gererler. Bak ne diycem, benim bu boktan gri şehirde günlerim doldu artık. Anam babam kocadı. Getsemani’ye çok benzer bi zeytinliği var bizimkilerin. Annem, kendi annem diye demiyorum Meryem anamız gibidir, babam biraz zordur ama güzel adamdır. Gel gidek la. Benim hatunu da alalım.”

Yok mok çekti önce ama baktım tava gelicek yavaştan, bastırdım. “Abi bu kardeşini evlendirmeden mi gideceksin? Tamam sen karşısın böyle işlere biliyorum ama…”

“Ya niye karşı olayım Ozanım, bari sen yapma la, hadi herkes götünden anladı söylediklerimi, sen yapma bari la gardaş. Ben öyle mi dedim olum, biz vakit bulamadık başka işlerden, yoksa evlilik iyidir yani, hayırlı bi iş sonuçta.”

Orta falsolu ve fakat çok güzeldi, çaktım voleyi, “Tamam la abi. Bak benim hatunu da alalım, gidelim bizim zeytinliğe, abi Bergama’yı gezdiririm hem sana, çok ilgini çekecek şeyler var. Seversin. Tamam bak zorlamıyorum, bi gidek, sen evlendir bizi zeytinlikte, sonra bakarız he abi?”

Sonsuzluk ve Kırk Gün

Ve buradayız. Kendi Getsemani Bahçemizde. Tabela bile astık gırgırına. Mezar taşı işleri yapan bir esnaf abimiz var, güzelce çizdirdik ona, yazdırdık, boyattık. Evlendirdi bizi İsa abim. Bir kızım var, e söylemeye gerek yok ama, adı Meryem. Hatun ikinci çocuğa hamile, erkek olursa İsa koyucam adını. Valla gül gibi geçinip gidiyoruz. Ben çeviri filan yapıyorum, İsa abi balığa çıkıyor, tahta oyuyor. Hediyelik zımbırtılardan. Öyle demeyin müşterisi güzel, yazları Dikili’de tezgah açıp üç beş yolumuzu buluyoruz. Bizimkiler de destek oluyor, sağ olsunlar, başımızda olsunlar. Geçinip gidiyoruz işte. Zeytin meytin de var. İsa abi zeytinle besleniyor zaten J Pek masrafımız yok yani. İçki işini de hallettik. Akın abiden alıyoruz şarapları, rakıyı da ayıptır söylemesi kendimiz yapıyoruz. Bahçenin bi kenarına tütün ektik cigaralık için. Kendi yağımızda kavrulup gidiyoruz. Meryem’i okula göndermedik, kaydı kuydu bile yok daha. Annem arada, "Kaydettirin oğlum şu çocuğu artık," diyor, "izin verin ben götüreyim bari." Emekli nüfus memuru kendisi J Peder de arada okul konusunda cızırdıyor, ne de olsa emekli öğretmen ama İsa abi ikna ediyor onu. Okulun nasıl kötü bir yer olduğunu anlatıyor saatlerce. Bıkmıyor sıkılmıyor vallahi, saatlerce anlatıyor, peygamber sabrı var güzel abimde.

Rakı değil ama Akın abinin gönderdiği şaraplardan fazla kaçırınca delleniyor İsa abi, Yeruşalem diye tutturuyor. Onun da panzehirini buldum. Açıyorum Süleyman’ın Ezgiler Ezgisini, hasretini alıyor güzel abimin.

Bazen benim elim kaleme kağıda gittiğinde de o beni tutuyor. “Ne demişti olum senin şu Anton abin, yeni biçimler bulamıyorsak hiç olmasın, hiç yazmayalım daha iyi, gibi bişey dimi, unuttun mu keraneci!” diye veriyor ayarı. Yetmezse devam ediyor “Yeni biçimi nasıl bulacaksın be Ozanım, bak ne güzel kitaplar yazılmış, okuyalım arada şuraya yanlanıp, birbirimize anlatalım. Ama yazmaya çalışıp da heder etme kendini güzel kardeşim, ne gerek var, bak hayat kısa, bak kuşlar uçuyor.” Bu da beni kesmezse Ezgiler Ezgisini patlatıyor. Son çare. Orda ikna oluyorum zaten.

İsa abim duymasın ama bizim oğlanın adını Süleyman mı koysam ki!


Ozan Çororo

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …