Ana içeriğe atla

O

M u r a t  D a r ı l m a z
Orta sehpanın ucunda taburesine oturmuş ödevini yapıyordu. Zorlandığı her halinden belliydi. Kalemi kıracak gibi sıkan parmakları kıpkırmızı kesilmişti. Uzayan saçlarının dipleri terlemişti.
Kalktı, yanıma geldi. “O”lar nasıl olmuş, dedi. Kötüydü. Sönmüş balonu andırıyorlardı. Bir kısmı iki satırı birden kaplıyordu. “Fena değil” dedim. Canını acıtmak istemedim. “Fena değil ne demek?” dedi. ‘Fena değil’i açıklamak zor geldi. Üşendim. Okuduklarıma dönmek istedim.
“Daha iyi olabilirdi” diyerek kestirip attım;  “Diğer sayfaya tekrar yaz.”
“Ama annem ne yapsam beğeniyor” dedi. Ukalaca. Gitti oturduğu yere tekrar. Kanepemden kalkıp yakınındaki kanepeye gittim, oturdum. “O”ları tersten çiziyordu. Çok fena. Hızlı hızlı hem de. Keyif almıyordu. Annesi gibi hızlı iş yapmak istiyordu. Belki de bir an önce televizyon seyretme hayali vardı kafasında. Belki değil kesin vardı. Kızmak da gelmiyordu içimden.
Bir yandan ben de birikmiş dergilerimi okumayı sürdürüyordum. Ne çok birikmişti. Hafta sonum iptaldi. Malum, çocukla ilgilenmek, tüm zamanımı ona vermek. Hafta içi ise iş, güç, yorgunluk..
Bitirmiş. Gözümün içine sokarcasına defteri yaklaştırdı. Defteri aldım sehpanın üzerine koydum. Daha iyiydi ama çok da güzel sayılmazlardı. Beğenmediğimi anlamış olacak ki; “Sen öyle diyorsun ama şu yıldızlara bak” diye bana eski sayfalardaki çift yıldızları göstermeye başladı. Ona çekmişti belli. İnat.
Bu yüzden mi sıkılıyordum. Yani istediğim gibi olmadığı için mi, yapmam gereken işleri yapmamı engellediği için mi, annesinden dolayı mı, yoksa kapıcımızın geçenlerde söylediği söz mü beni sürekli rahatsız eder olmuştu. Tırnaklarını geçirircesine, benden hazetmediğini itiraf edercesine belki de; “Abi bu çocuk sana hiç benzemiyor” demişti. Bir çocuğun babasına benzetilmesi gurur verici bir durum olmasa da böyle aniden ‘sana benzemiyor’, ağır gelmişti. O, tırnaklarla derimi çizmişti. Daha da derine etime geçmişti. Kapıcının sesli okuduğu gazetenin kulaklarımın içerisinde zonklamasına engel olamamıştım: “Çocuğunun hastalanmasıyla hastanede yapılan kan tetkikleri sonucunda kendi çocuğu olmadığını tesadüfi bir şekilde anlayan baba, mahkemeye dava açtı. Eşi ve çocuğu için nafaka ödemeyi bıraktığı gibi geçmiş dönemlerde ödediği nafaka ücretlerini de faiziyle geri istedi.”
“Bugünlük yetmez mi baba.” Gözlerindeki sıkılmayı anlamıştım; “Tamam yeter.” Bana baba demesi o an garip geldi. Sehpanın yanından uzaklaştım. Pencerenin yanına doğru gittim. İçimde feci halde sigara içme isteği uyandı. Hafta sonları evde o varken içemiyordum. Pencereden kapalı havayı seyretmeye başladım. Yağmur ha yağdı ha yağacaktı. Televizyonu çoktan açmış çizgi film kanalları arasında gidip geliyordu. İçimde tarif edilmez bir sıkıntı ile yanımdaki konsolun çekmecesine sakladığım sigara paketinden bir tane sigara çektim avucumun içine sıkıştırdım. Konsolun üzerinde duran üçümüze ait fotoğraflı çerçeveyi ters çevirdim. Her hafta sonu onu oraya çıkarmak bir görev gibiydi. O sevinsin diye.
Balkona çıktım elim titrercesine hemen bir sigara yaktım. Ara ara da kapıya kayıyordu gözlerim. Yağmur atıştırmaya başlamıştı. Cam balkona vuran damlalar, keyifsizliğimin pusunu çözmeye yetmiyordu. Dalıp gitmemi mutfaktaki buzdolabı motorunun birden çalışması engelliyor, dalacakken tekrar çalışıp duruyordu. Düşüncemi toparlamakta zorluk çekiyordum. Hafif aralık olan camı iyice açtım. Dışarıdaki yağmur ve toprak kokusunu içime çektim.
Gitmesi, beni artık sevmemesi değil de en çok aynı okulda beraber çalıştıkları müdürle birlikte olmaları koymuştu. Olanları reddedemedi. Af dilemedi veya dileyemedi.
İçeriden çıkıp geldi. Duman kalmamıştı. Kül tablası da saksıların arasındaydı. “Baba bu gün dışarıya çıkmayacak mıyız?” Gözlerine donuk donuk baktığımı kollarımı sarsınca anladım. “O ikinci yıldızları atan..” duraksadım, çocuk için yanlış bir soruya doğru gidiyordu cümlem. Yine de sordum; “Evde mi atıyordu.” Kafasını salladı. Şımarıkça. Umursamazca. Belki de öyle değil.
“Yağmur yağıyor, bu gün zor dışarı çıkarız.” O içeri geçti ben üşüyene kadar balkonda kaldım. Titredikten sonra ben de içeri geçtim. Konsol çekmecesine çağmağı koyarken makası gördüm. Bir an durakladım. Yapıp yapmamakta kararsız kaldım. Televizyona dalmıştı yine. Makası saçına vurduğumda bir tutam saç elimde kaldı. O, hiç bir şey hissetmedi. Saçı kavanoza koydum.

Murat  Darılmaz

Yorumlar

  1. Muratcığım, üç kocaman hayatı bir sayfaya nasıl sığdırdın?
    servet

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …