Ana içeriğe atla

ÖYLESİNE

BURCU  FİRDEVS  DEMİRAĞ

Giyseydim yağmurluğumu, on beş lira verip bu çirkin siyah şemsiyeyi almak zorunda kalmayacaktım. Islanayım anasını satayım diyemem, saçım bozulur. Saçım bozulsa? Hayatta fönsüz duramam. Kimse görmemiştir o yoluk halimi. Kış kıyamet yorgunluk dinlemem, sıçan saçlarımı fönler öyle çıkarım. Hele böyle iş görüşmesine giderken, asla.

Öyle çok yağıyor ki, kaldırım ortasındaki metro girişinin merdivenine biniveriyorum. At mı bu ayol? Biniyorum ne demek? İlk basamağına adım atıyorum işte. O kadar çok kırıttım ki saçma sapan insanlara tüm gün, kullanmam gereken doğru sözcükleri bile bulamıyorum.

İniyorum aşağıya doğru. Şemsiyem açık halâ. Kapatıp sallıyorum. Kurusun bir an önce. Yağmur damlaları saçılıyor. Ne hoş!

Üç dört basamak önümde kahverengi ceketli, geniş omuzlu, esmer gibi, sırılsıklam, ense traşı uzamış bir adam. İki basamak öne atlayıp, ıslak şemsiyemi adama doğru tutup sağa sola tekrar sallıyorum. Sebebi yok, öylesine!

Gayri ihtiyari irkilip, dönüp bakıyor. Ankaralılara özgü “Hayır mı gardaş?” bakışı. Gözlerimi kırpıştırıyorum. Fatma Girik gibi ya da Gülşen Bubikoğlu, fark etmez. Önüne dönüyor. Merdiven bitti. Peşindeyim.

Yirmi adım ya atıyor ya atmıyoruz, tekrar sallıyorum şemsiyemi, tekrar dönüp aynı Ankaralı bakışını atıyor. Gülüyorum bu kez, masumca. Necla Nazır gibi ya da Hülya Koçyiğit, fark etmez.

Duruyor önümde. Gülmüyor.

Sağ elimin işaret parmağını burnuma götürüp, şişşşt işareti yapıyorum. Gözlerimi kocaman açıp, göz bebeklerimi sağa sola oynatarak etraftakileri gösteriyorum. Şaşkın. Efendi adam, belli. Başını omzunun üstünde çevirip, fısıldıyor. “Çattık galiba.”

Sessizce geçiyorum onu, sonra vitrin bakar gibi yapıp gerisinde kalıyorum. Belli ki o da yağmurun geçmesi için oyalanıyor. Yoksa çoktan gişelere doğru…

Arayı açmamak için hızlanıyorum. Bir adım gerisinde tam şemsiyemde kalan son damlaları sallamak için hazırlanırken hışımla dönüp bileğimi yakalıyor.

“Çok oldun ama! Aynı hareketi bir daha yaparsan alırım şemsiyeni!”

“Vermem ki, on beş lira bayıldım az önce.”

“Kaç yaşındasın sen, sekiz?”

“Ruh yaşım seksen dokuz, fizyolojik yaşım otuz üç, duygusal yaşım on beş. Gerçek yaşım…”

Gülüyor bu kez. Güzel gülüyor. En fazla otuz beş. Dişlerine bakılırsa sigara içmiyor, saç traşı uzun olduğuna göre asker değil, üstü başı gıcır, demek ki hali vakti yerinde. Ama ne şemsiyesi var ne yağmurluğu, benim gibi safaroz işte. Eli bileğimde.

“Yürüyelim mi?” Önce halâ bileğimde olan eline, sonra yüzüme bakıp bırakıyor bileğimi.

“Yüzsüzsün bir de!”

“Maalesef!” Yüzsüzüm, yalnızım, haklı. Ne yapayım! İki iş görüşmem de olumsuz geçti, deli gibi yağmur var,  bugün de böyle işte.

Yürümeye başlıyoruz. Öylesine. Rengârenk mağazaların önünden geçip, her yaklaştığımız çıkışta, yağmurun sesini duyup vazgeçiyoruz.

Yazarmış, Antalyalı. Bir arkadaşının imza günü için gelmiş, akşama dönecekmiş. Beş tane kitabı varmış, altıncısı yoldaymış. Bir sıcak, bir huzurlu ki!  İçime akıyor sözcükleri, ılık ılık. Tatlı, tarçınlı, ağzıma atsam eriyiverecek, annemin kurabiyeleri gibi.

“Peki, doğum ne zaman?” diyorum.

Yine gülüyor. Okuduğu kitaplardan, yazar arkadaşının kitaplarından, Antalya’nın güneşinden, Ankara’da okur olmanın şanslı yönlerinden bahsediyor. Ben, hiç kitap okumadığımdan, yalnız olduğumdan, okulu yeni bitirip iş aradığımdan, bulamadığımdan, ev kirası vermediğim halde zar zor geçindiğimden, Mersinde yaşayan bizimkilerin sürekli “İş bulamayacaksan evi kiraya ver, yanımıza gel!” baskılarından, internetteki yaş hesaplama testlerinden bahsediyorum. Metro çarşısındaki tüm dükkânların önünden en az üçer kez geçiyoruz.

“Ense traşın kötü görünüyor, uzun, kısa saç yakışır sana. Kestir bence.”

“Sen kendininkilere bak, süpürge gibi.”

“Ooo sen bir de fönsüz görsen.”

“Bu fönlü hali mi?”

“Ne sandın, boşuna mı on beş lira verdik şemsiyeye. Maksat fönümüz bozulmasın.”

Karanfil Sokak çıkışına geldiğimizde yağmurun sesi kesilmiş. Köşedeki çantacıya girip kırk liraya kırmızı üzerine siyah puanlı bir şemsiye alıyor. Elimdeki on beş liralık siyah şemsiyeyi alıp, elindekini bana veriyor.

Boynuna sarılıyorum birden. Nemli, tütünlü, tarçınlı. Telefon numaramı verirken, sol elindeki yüzüğü görmezlikten geliyorum.

“Ararsın?”

Aramıyor. Bir ay, iki ay, üç ay bekliyorum. Güneşli günlerde bile ayırmıyorum kırmızı siyah şemsiyemi yanımdan. Kitaplarını okuyorum teker teker. İnternetten hayatını araştırıyorum. Bulduğum tüm resimlerini bilgisayarımda bir dosyada biriktiriyorum. Yazdıklarını anlamaya çalışıyorum. Anlayamadıkça daha çok okuyorum, ezbere bildiğim ve hala anlayamadığım öyküleriyle dolduruyorum beynimi. İş aramayı bile bırakıyorum. Babamın gönderdiği üç kuruşla, ekmek zeytin yiyerek, sersefil perperişan, ağzım açık bekliyorum. Elime para geçince ilk iş telefon faturamı ödüyorum. Olur da tam o arayacağı sıra hattım kapanırsa diye ilk iş fatura ödüyorum.

Altıncı ayın sonunda hem iş bulmaktan, hem aramasından umudumu kesip, evdekilerin baskılarına dayanamayıp Mersine dönüyorum. Gazetedeki iş ilanlarını işaretlemekle oyalandığım bir öğleden sonra, daha önce hiç duymadığım bir edebiyat dergisini almamı isteyen bir mesaj gönderiyor. Fönsüz saçlarımı kimse görmesin diye tepemde toplayıp, şehrin edebiyat dergisi satan tek büyük kitapçısına fırlıyorum.

Saçlarının kısacık olduğu bir fotoğrafının bulunduğu sayfayı buluyorum hemen. Bir on dakika kadar kısa saçlı güzel yüzüne baktıktan sonra ancak okuyorum.

GELİNCİK

Yağmurdan kaçıp sığındığım karanlık bir mağarada çıktı karşıma. Neden orada olduğumu bile tam bilmediğim, her türlü vahşi hayvanla burun buruna gezindiğim ormanda, ansızın bastıran yağmurdan kaçmıştım. Ormanın kalabalığından korkmuş, kulaklarımda uğuldayan yabancı seslerden rahatsız olmuş da olabilirdim. Sırılsıklamdım. Birden arkamda belirdi. Yabancısı olduğum vahşi ormanda yaşayan yabani bir hayvan olduğunu düşündüm.

Oysa sadece, elindeki siyah değneğiyle mağaranın içine su damlaları sıçratıyordu. Yapma dedim, gözlerini kırpıştırdı. Etme dedim, güldü. Eski Türk filmlerindeki esas kızlar gibiydi. Güzel, masum, cesur, şımarık. Yeterince ıslağım, yeterince üşüdüm dedim, duymadı. O zaman fark ettim, üzerime sıçrattığı her damla içimi ısıtıyor, üzerimdekileri kurutuyordu. Mağara aydınlandı, içim aydınlandı. Upuzun dümdüz altın sarısı ipek saçları, parlak, gülen, bal rengi gözleri vardı. Sımsıcak, içimi ısıtan minik masallar anlattı.

Yağmur dindiğinde, mağaranın kapısında açmış kırmızı siyah gelinciği koparıp tutuşturdum eline. Boynuma sarıldı. O güzelim saçlarından öptüm sessizce. Ararsın dedi. Peri kızları aranmaz hayal edilir dedim. Çoktan gitmişti.

İlk kez bir öyküsünü ilk okuyuşta anlıyorum. Burnuma götürüyorum dergiyi. Sıcak tarçınlı kurabiye kokuyor.


AYŞEGÜL KOCABIÇAK


Yorumlar

  1. sicacik bir oyku.Aysegulcum farkli tarz yazmissin bu sefer.Yuregine, kalemine saglik hepsi bir birinden guzel.

    YanıtlaSil
  2. Fazlasıyla özlemiştim ki kaleminin soluğunu ,”ÖYLESİNE” çıkageldi…
    Ya Burgazada’daki ayazmasından su içmiş, ya da kalemini bulmuş Sait Faik’in bu kız.. Öylesine rahat yazıyor, konu sıkıntısı çekmiyor. Hadi “kelebek” deseniz neyse de, yağmur, rüzgâr da gelse aklına yüreğinizi ısıtan öyküler yazıyor. Sanırım, soluk alırcasına da çalakalem ve rahat yazıyor.
    Sırrı ilk kitabının adından belli : “Aşk Bu”
    Güzeli-çirkiniyle, iyisi-kötüsüyle “insanı” seviyor ve o yüzden soğuk bir kış gününde şömine önünde uzanmış da okuyormuş gibi hissediyorsunuz kendinizi.

    YanıtlaSil
  3. yorumunuzu okuduğumda gözlerim doldu, boğazım tıkandı sanki. benim gibi sıradan bir öykücüyle Sait Faik gibi bir "en büyük usta" yı aynı yorumda görmek, haddim ve hayalim değil. çok çok çok teşekkür ederim. en kısa zamanda İstanbul'a gelmek ve hem sizinle hem tüm Taşlık sahaf dostlarıyla tanışmak ve tüm teşekkürlerimi yüz yüze tekrarlamak istiyorum. sevgi, saygı, hürmet :)

    YanıtlaSil
  4. Yine harika bir öykü...Sizin öykülerinizi severek okuyorum.Başarılarınızın devamını diliyorum.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …